Ortadoğu yine ateşle sınanıyor. 18 Ağustos sabahı İsrail savaş uçakları, Suriye’nin kuzeybatısındaki Ebu Zuhur Hava Üssü’nü vurdu. Pistler ve hangarlar hedef alındı. Can kaybı olmadı.

Hedef Suriye olsa da, mesaj Türkiye’ye dönüktü.

İsrail, Türkiye’nin üste askerî konuşlanmaya hazırlandığını ileri sürdü. Ankara bu iddiayı reddetti, Suriye de kalıcı bir Türk üssü kurulacağı açıklamasını kabul etmedi.

Buna rağmen İsrail saldırdı. Zira konu yalnızca Ebu Zuhur değildir. Konu, Suriye’nin geleceğinde kimin söz sahibi olacağıdır.

Türkiye, sınırında parçalanmış, terör örgütlerinin cirit attığı ve dış güçlerin yön verdiği bir Suriye istemiyor. Toprak bütünlüğünü koruyan, merkezi yönetimi güçlü ve kendi güvenliğini sağlayabilen bir Suriye olsun istiyor.

İsrail ise Türkiye’nin askerî ve stratejik etkisinin arttığı bir Suriye’yi kendi güvenliği açısından tehdit olarak görüyor. İki ülkenin çıkarlarının çatıştığı nokta burası.

İsrail Savunma Bakanı Israel Katz’ın 20 Ağustos’ta Türkiye’ye yönelik sert uyarısı da bu gerilimin artık diplomatik sınırları zorladığını gösterdi.

Suriye’deki gelişme, Türkiye-İsrail ilişkilerinde yeni bir fay hattının oluştuğunu gösteriyor.

Peki Türkiye ile İsrail savaşır mı? Mevcut koşullarda doğrudan savaş olasılığı çok zor. Asıl tehlike de bu değil. Asıl tehlike, yanlış hesap. Suriye hava sahasında iki ülkenin uçaklarının karşı karşıya gelmesi… Yanlış istihbarat… Yanlış hedef…

Türk askerî unsurlarının İsrail mühimmatıyla vurulma olasılığı. O anda bugün kontrol altında görünen krizin, birkaç saat içinde bambaşka bir boyuta ulaşma olasılığı.

ABD’nin bu nedenle Türkiye, İsrail ve Suriye arasında bir çatışmayı önleme mekanizması kurmaya çalışması dikkate değer. Anlaşılan Washington tehlikenin savaş kararından çok, bir yanlış adımın savaşı başlatabilme olasılığını görüyor.

Peki böyle bir olasılıkta ABD nerede durur? Türkiye NATO üyesidir. İsrail NATO üyesi değildir.

Ancak Türkiye’nin NATO üyeliği, Türkiye ile İsrail arasında çıkabilecek bir çatışmada bütün NATO ülkelerinin otomatik olarak İsrail’le savaşa gireceği anlamına gelmez. Türkiye’nin en büyük yanılgısı, güvenliğini sadece ittifaklara emanet etmek olur.

İttifak önemlidir, fakat devletin asıl güvencesi kendi gücüdür. Kemalist dış politika anlayışının özünde de bu gerçek vardır:

Dostluk kurmak…

İttifak yapmak…

Diplomasi yürütmek…

Fakat ülkenin kaderini başka devletlerin iradesine bırakmamak.

Başka bir gelişme daha gözden kaçırılmamalı: Yunanistan. Atina ile Tel Aviv arasındaki askerî iş birliği giderek derinleşiyor. Ortak tatbikatlardan hava savunmasına, İHA teknolojilerinden askerî eğitimlere kadar genişleyen bir ilişki söz konusu.

Hal böyleyken, Türkiye’nin güneyinde İsrail’le gerilim yükselirken, kuzeybatısında Yunanistan’la Ege ve Doğu Akdeniz sorunlarının devam etmesi nedeniyle, Ankara’nın aynı anda birden fazla cephede dikkatli olması gerekiyor.

Devlet aklı, yalnızca bugünkü tehlikelerle sınırlı kalmayıp, yarının olası hamlelerinin de görülmesini gerektirir.

Türkiye ne yapmalı? Savaş çığırtkanlığı yapmamalı, fakat rehavete de dalmamalı Türkiye, diplomasi kanallarını sonuna kadar kullanmalı, diplomasinin arkasında güçlü bir caydırıcılık da olmalı. Güçlü ordu… Güçlü hava ve füze savunması… Güçlü istihbarat… Güçlü ekonomi… Daha önemlisi, hukuka, demokrasiye ve ortak akla dayanan güçlü bir iç cephe.

Zira dışarıda güçlü olmanın yolu, içeride devleti güçlü kılmaktan geçer. Ortadoğu’nun tarihi bize acı bir gerçeği defalarca göstermiştir. Güç boşluğu varsa, o boşluğu mutlaka birileri doldurur.

Türkiye başkalarının çizdiği haritaya göre devinen bir ülke olmamalıdır. Kendi güvenliğini, kendi çıkarlarını ve kendi geleceğini merkeze alan bir strateji geliştirmelidir.

Bugün Türkiye ile İsrail arasında savaş yok. Yarın da olmayabilir. Dileğimiz, hiç de olmamasıdır. Fakat devletler dileklerle değil, tedbirle ayakta kalır.

Savaşlar bazen savaşmak isteyenlerin kararıyla değil, bazen bir yanlış adımla başlar. Fay kırılınca da kimin haklı olduğunun ötesinde, kimin hazırlıklı olduğu konuşulur.