Hukuk devleti bir gecede yıkılmaz. Önce hukukun üstünlüğü tartışmaya açılır. Anayasa, iktidarın önünde bir engel gibi görülmeye başlanır. Meclis’in yetkileri aşındırılır. Kapalı kapılar ardında alınan siyasi kararlar, ulusun iradesinin yerine geçirilir.

Sonra tüm bunlar normalleşir. Ülkemizin bugün karşı karşıya bulunduğu asıl tehlike de budur. Konu sadece belirli bir yasa değildir.

Konu, yasanın nasıl yapıldığıdır.

Demokrasilerde yasa yapmak, iktidarın istediği metni Meclis’ten geçirmek olmamalı. Yasama yetkisi, millet adına seçilmiş Türkiye Büyük Millet Meclisi’nindir. Meclis’in görevi, önüne getirilen metni sorgulamak, tartışmak, değiştirmek ve gerekirse de reddetmektir.

Milletvekili, yalnızca partisinin değil, ulusun temsilcisidir. Bu nedenle Meclis’in yetkisi siyasi pazarlıkların konusu yapılmamalı. Kurucu iradenin “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” sözü, sadece bir devlet sloganı değildir. Bu söz, iktidarın kaynağını ve sınırını gösterir.

Ulus adına karar verme yetkisi, liderlere, kapalı toplantılara, siyasi pazarlıklara ya da başka güç odaklarına bırakılmamalı. Eğer bir yasa Meclis’te milletvekillerinin özgür iradesiyle tartışılmadan önce başka siyasi aktörlerin belirlediği çerçevede hazırlanıyor ve Meclis yalnızca bunu onaylayan bir makama dönüşüyorsa, burada yalnızca bir yasama sorunu yok..

Bir egemenlik sorunu vardır.

Zira Meclis, ulusun iradesinin merkezi olmaktan öte siyasi mutabakatların onay makamına dönüştürülmemeli.

Başka bir tehlike ise her itirazı barışa karşı çıkmakla eşitlemektir. Elbette bu ülkede silahların susmasını, genç insanların ölmemesini, annelerin ağlamamasını herkes ister. Fakat barış istemek ayrı, hukuk devletinden vazgeçmek ayrı şeydir. Kalıcı barış ancak hukukla mümkündür.

Hukuku askıya alarak kurulan hiçbir düzen kalıcı güven vermez. Zira hukuk yoksa yarın kimin hangi ölçüyle yargılanacağı, kimin hangi ayrıcalıktan yararlanacağı ve siyasi anlaşmaların hangi hukuki sonuçları doğurabileceği öngörülemez.

Oysa barış belirsizlik üzerine kurulamaz. Burada muhalefetin sorumluluğu daha da büyüktür. İktidarın yanlışını eleştirmek kolaydır. Asıl sınav, iktidarın yanlışına kendi siyasi hesabınız uğruna ortak olmamaktır.

Muhalefet, iktidarın her önerisine karşı çıkmak zorunda değildir. Ne var ki Anayasa’nın ve hukuk devletinin temel ilkeleri zedeleniyorsa, siyasi hesaplardan önce ilkelerini korumak zorundadır. Bugün iktidarı eleştirirken, yarın aynı yönteme onay veren bir siyaset, topluma güven veremez.

Zira yurttaşın aradığı yalnızca iktidara karşı çıkmak değildir. İlkelere bağlılıktır.

TBMM, Kurtuluş Savaşı’nın ortasında kurulmuş sıradan bir kurum değildi. Ulusun kendi kaderine el koymasının siyasal merkezidir. Meclis’in iradesini zayıflatan her uygulama hem parlamentonun saygınlığını, hem Cumhuriyet’in yurttaşlık anlayışını aşındırır. Yurttaş, kendisini yönetenlerin kararlarını sadece izleyen kişi değildir.

Asıl devletin sahibi olan ulustur. Onun adına kullanılan yetki de sınırsız değildir. Anayasa ile, hukukla ve ulus adına taşıdığı sorumlulukla sınırlıdır.

Ülkemizin bugün gereksinimi, hukuku iktidarın da muhalefetin de üzerinde tutan bir siyasal anlayıştır. Hukuk herkes için olmalıdır. Bugün siyasi hesap uğruna görmezden geldiğiniz bir hukuksuzluk, yarın başka bir siyasi hesabın aracı olarak karşınıza çıkabilir.

Hukuk kişiye göre değişirse hukuk olmaktan çıkar. Adalet taraflara göre değişirse adalet olmaktan çıkar. Anayasa iktidara göre uygulanırsa Anayasa olmaktan çıkar. Meclis siyasi pazarlıkların noterine dönüşürse ulusun temsil kurumu olmaktan çıkar.

Asıl sınav verdiğimiz konu budur. Kim iktidar olacak? Kim kiminle ittifak yapacak? Bunlar siyasetin günlük konularıdır. Bir ülkenin geleceğini belirleyen asıl soru ise çok daha büyüktür:

Hukuk mu siyaseti yönetecek, siyaset mi hukuku?

Eğer yanıt ikincisi ise, bir süre sonra Anayasa kâğıt üzerinde kalır, Meclis bir oylama salonuna, muhalefet ise yalnızca iktidarı eleştiren bir kürsüye dönüşür. Hukuk devleti işte böyle yıkılır. Darbeyle değil. Bir gecede değil. İlkelerden verilen küçük ödünlerle, sessizlikle ve hukuksuzluğu normalleştirenlerle. Bugün savunmamız gereken yalnızca belirli bir yasa değildir.

Meclis’in yetkisidir.
Anayasa’nın üstünlüğüdür.
Hukukun evrenselliğidir.
Ulusun egemenliğidir.

Zira Cumhuriyet’in gerçek güvencesi, onu yönetenlerin iyi niyeti değil, hukukun herkesten üstün olmasıdır.