Aydın kimdir? Çok kitap okuyan mı? Diploması olan mı? Üniversitede kürsüsü bulunan mı? Her akşam televizyon ekranlarında konuşan ya da sosyal medyada yüz binlerce takipçisi olan mı? Hayır. Diploma insanı eğitimli yapabilir. Bilgi insanı donatabilir. Fakat aydın olmak, bunların ötesinde bir sorumluluktur.
Aydın, bildiğinin sorumluluğunu taşıyan, gerçeği arayan, sorgulayan, gerektiğinde bedel ödeyen doğruyu söyleyendir. Zira bilgi çoğaldığı halde bilinç aynı ölçüde çoğalmamıştır
Bir telefon ekranı, birkaç paylaşım, birkaç tümcelik video... Ve herkes tarihçi, hukukçu, ekonomist, stratejist! Belge yok, hüküm çok. Araştırma yok, yorum çok. Bilgi yok, özgüven çok.
Görünür olmak bilgi sahibi olmak değildir. Takipçi, alkış ve slogan düşüncenin, hakikatin ve fikrin ölçüsü olmamalı. Gerçek bilgi araştırma ve kanıta dayanmalı, Aydın ise bilmediği yerde susar, bildiği gerçeği söyler.
Uğur Mumcu'nun gazeteciliği bu nedenle yalnızca bir meslek değildi. Belgenin peşinden giden, görünenin arkasındaki ilişkileri araştıran bir aydın tavrıydı. Üstelik nerede durduğunu gizlemedi. Cumhuriyetçi, laik, Atatürkçü ve bağımsızlıktan yana olduğunu açıkça söyledi. Çünkü aydın olmak, düşüncesini saklamak değildir. Ancak bunun kadar önemli başka bir sorumluluk daha vardır. Kendi tarafının yanlışına da itiraz edebilmek.
Entel modaya ve rüzgâra, aydın ise gerçeğe ve kendi pusulasına bakar. İktidarın, muhalefetin ve kendi mahallesinin yanlışına karşı çıkabilir. Çünkü aydının sadakati bir mahalleye değil gerçeğedir. Aidiyetin savunulduğu yerde aydınlık yok, mahalle militanlığı vardır.
Türkiye’nin yakın tarihi, kendi ülkesine dışarıdan ödünç gözlüklerle bakan sözde aydınlarla doludur. Tarihini bilmeden Cumhuriyet'i yargılayanlar... Sevr'i bilmeden Lozan'ı küçümseyenler... İşgali ve Kurtuluş Savaşı'nı anlamadan bağımsızlığı gereksiz görenler... Irak'ın, Libya'nın ve Suriye'nin yaşadığı yıkımları görmeden ulus devletin gereksizliğini savunanlar...
Bir zamanlar “vesayet” ve “statüko” söylemleriyle büyük umutlar dağıtanların bir bölümü, sonuçlar ortaya çıktığında yalnızca “Biz böyle olacağını düşünmemiştik” diyebiliyor. Oysa aydının görevi, sonucu gördükten sonra hüküm veren olmamalı. Tarihi bilmek, bugünü anlamak ve yarını öngörebilmek olmalıdır.
Aydın, kendi toplumuna kendi tarihinden ve gerçekliğinden bakabilmeli. Dışarıdan alınmış kavramları sorgulamalı. Zira aydın olmak için yalnızca dünyayı bilmek yetmez, kendi toplumunu da doğru okuyabilmektir.
Dijital çağda algoritmalar, insanı gerçek dışı, hoşuna giden düşüncelere yönelterek bir yankı odasına hapsedebiliyor. Kitap, tarih, hukuk ve bilim bilmeden kesin konuşan “algoritma aydınları” etrafı sarıyor. Tehlikenin büyüğü bilgisizlikten çok, insanın bilmediğini bilmemesi hatta yanılabileceğini kabul etmemesidir. Zira kendinden kuşku duymayanı hiçbir bilgi aydınlatamaz.
Aydın doğası gereği siyasetten ve toplumdan uzak duramaz. Ancak siyasal aidiyet aklın yerine geçtiğinde aydınlık sona erer. Kendi mahallesinin yanlışına itiraz etmeyen... Kendi tarafının yalanını savunan... Kendi çevresinin hukuksuzluğunu görmezden gelen... Sırf hoşuna gitmediği için karşısındaki gerçeği reddeden kişi, düşüncesini değil aidiyetini savunuyor demektir. Gerçek aydın için ölçü değişmemeli.
İktidara karşı da aynı ölçü, muhalefete karşı da. Çünkü hukuk, demokrasi, bağımsızlık ve Cumhuriyet bir mahallenin değil, toplumun ortak değerleridir. Aydın ülkesini eleştirir. Çünkü seviyor. Yanlışını söyler. Düzelsin ister. Fakat ülkesinin bağımsızlığını küçümsemez. Emperyalizmin ülkesine yönelik hesaplarını görür. Evrensel değerlerle ulusal bağımsızlığı birbirinin karşıtı gibi göstermez.
Bağımsızlık olmadan özgürlüğün, hukuk olmadan demokrasinin, bilim olmadan kalkınmanın kalıcı olamayacağını bilir.
Aydın olmak bir unvan değildir. Bir makam değildir. Bir meslek hiç değildir. Bir duruştur. Bazen çoğunluğun yanında durmaktır. Bazen çoğunluğa karşı çıkmaktır. Bazen konuşmaktır. Bazen bilmediği konuda susmaktır. Fakat daima gerçeği aramaktır.
İnsan bir anda aydınlığını yitirmez. Önce bir gerçeği görmezden gelir. Sonra bir yanlışı savunur. Ardından savunduğu yanlışa gerekçe arar. Sonunda vicdanını susturur. Aklını kiraya veren insanın özgürlüğü yalnızca görüntüdedir.
Ülkemizin gereksinimi, kendisini aydın ilan edenler yerine, düşünen, araştıran, sorgulayan ve bildiğinin sorumluluğunu taşıyan insanlardır. Çağ, iktidarlar ve düşünceler değişse de gerçek değişmez. Gerçek aydın rüzgâra göre yön değiştirmez. Zira aydın susarsa cehalet yalnızca konuşmaz, giderek gerçeğin yerini alır.
Aydın sustuğunda tarih unutulur, bilim küçümsenir, hukuk ve Cumhuriyet değersizleşir. Toplum geleceğini başkalarının yazdığı tümcelerle kurmaya başlar.
Aydının her konuda konuşması gerekmez. Konuşması gereken yerde de susmamalıdır. Aydın susarsa cehalet konuşur, aydın konuşursa gerçek ortaya çıkar.