Türk bilardosunun en önemli ismi kabul edilen ve bu alanda defalarca dünya şampiyonu olan Semih Saygıner, dünyada "Mr. Magic" (Bay Sihir) veya "The Turkish Prince" (Türk Prensi) unvanlarıyla tanınır.
Üniversitelerin birinde davetli olarak katıldığı bir söyleşide kendisine
–“Bu başarıyı nasıl elde ettiniz?” diye bir soru sorulduğunda şu yanıtı verir:
-Bana sorsanız ve deseniz ki: “En iyi yaptığın şey nedir?” Ben, “bilardo oynamak” demem; “bir konuda yol almak” derim. Çünkü, bir konuda yol almak çok küçük hamlelerle başlar.
Örneğin, İngilizce öğrenmek istiyorsun değil mi? O zaman her gün bir sözcük öğren, bak bakalım bir yıl sonra ne oluyor. Ya da her gün bir cümle kurmayı dene ama öğrenmeye devam et.
Biz ise hem hiçbir şey yapmıyoruz, hem de gelişmek istiyoruz; sorun orda. Hayat bir okuldur ama diploması yoktur. Öğrenci gibi yaşarsınız, öğrenci gibi de ölürsünüz. Ben de öğrenci gibi ölmeyi düşünüyorum ve onu tercih edenlerdenim. Herkesin ve her şeyin öğrencisi olmaya hazırım. Özetlersek de her gün yeni bir şey öğrenmeye hazırım.
*
LAO-TZU, “Binlerce kilometrelik bir yolculuk bile, tek bir adımla başlamak zorundadır.” derken galiba bunu kastetmiş. Millet olarak en önemli eksiğimiz bu. Hem de Mustafa Kemal gibi bu işin duayeni bir örnek karşımızda dururken. Koca bir dünya savaşından yenik çıkmış, topraklarının her köşesi yedi düvel tarafından işgal edilmiş yokluk içinde kıvranan bir milleti ayaklandırarak düşmanı kovup yeni bir devlet kurmak gibi devasa bir işi önce yapabileceğine inanarak, sonra da beklemeyi bırakıp hamle yaparak başarmış.
1950’lere kadar bu hamleler bir şekilde devam etmiş ve insanlara bir şeyi elde etmenin yolunun o şeye doğru hamle yapmak olduğu bilinci verilmiş. İnsanlar kazmayı küreği kapıp kendi yollarını kendileri yapmışlar. Ordumuzun uçak ihtiyacı halkın yaptığı bağışlarla sağlanmış. Hatta uçak fabrikası bile yapmışız.
Peki, 1950’den sonra ne olmuş, bir de ona bakalım. Devlet halka “senin bir şey yapmana gerek yok, ben devlet olarak yapıp hizmeti senin ayağına getiririm.” mesajı verilerek beyinlere kazınmış. Hal böyle olunca da halk elini eteğini üretimden çekerek bir kenarda oturup hizmet beklemeye başlamış.
İşte içinde bulunduğumuz şu günlerde o bakış açısının cezasını çekmekteyiz. Basitçe açıklayayım: Yolda yere atılmış bir kâğıt parçası gördüğümüzde alıp çöpe atmak yerine, bunun belediye temizlik görevlisinin işi olduğunu düşünerek yanından geçip gidiyoruz. Öyle ya canım, belediye bu iş için insan besleyip maaş vermiyor mu? Onun işini ben niye yapayım?
Bazen düşünüyorum da belediyenin sokakları temizleme gibi bir hizmetinin olmadığı günlerde şimdikinden çok daha temiz olan sokaklarımızın nasıl tertemiz tutulduğu aklıma geliyor ve şimdinin insanına “yuh” çekesim geliyor. Ve şu soru içimde büyüyor: “Acaba o dönemim insanları mı daha uygardı, yoksa biz mi?
Bilmem siz ne yanıt verirsiniz?
DÜŞÜNEN SÖZ:
· Bir dünya seyahati bile tek bir adımla başlar. Kaplumbağa bile yürümek için başını kabuğundan çıkartmak zorundadır. Gülmek; "SAF" denme riskini göze almaktır. Ağlamak ise; "DUYGUSAL" görünme riskini. Birine yakınlaşmak; "KENDİNİ KAPTIRMA" riskini, duygularını açmak; "KENDİNİ ORTAYA KOYMA" riskini, hayalleri ve düşünceleri sergilemek ise; "ONLARI BAŞKASINA KAPTIRMA" riskini göze almaktır. Sevmek; "KARŞILIK GÖREMEME" riskini, yaşamak ise "ÖLME" riskini göze almaktır. Umutlanmak; "HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRAMA" riskini, Çabalamak ise; "BAŞARISIZ OLMA" riskini göze almaktır. Ama riskler yaşanmalıdır, çünkü; hayatımızın en büyük riski hiç risk almamaktır. Hiç risk almayan kişi, belki acı ve üzüntülerden korunabilir, ama büyüyemez, sevemez, değişemez, öğrenemez. Garanti arayışlarıyla zincirlenmiş bir köle olarak yaşarken, bedelini; özgürlüğünü kaybederek öder. Sadece; riski göze alabilen kişi hürdür. LEO BUSCAGLİA