Romanın temelinde Hakkâri'nin Gelitan köyünde edindiği gözlemler bulunuyordu. Zap Nehri çevresinde yaşayan insanların yaşamı, Doğu Anadolu'nun toplumsal gerçekliği, gelenekler, yoksulluk, doğa ve insan arasındaki mücadele romanın başlıca öğelerini oluşturuyordu.
Gümüş, romandaki kişileri bölgenin ağız özelliklerinden yararlanarak konuşturdu. Böylece anlatılan yaşamın yalnızca olaylarını değil, sesini de romana taşımaya çalıştı.
Bu önemli bir ayrıntıdır.
Çünkü Anadolu'yu anlatmak başka, Anadolu insanının kendi sesiyle konuşmasını sağlamak başkadır.
Şükrü Gümüş'ün başarısı biraz da buradadır.
Zap Boyları, 1974 yılında Milliyet gazetesinin düzenlediği Roman Yarışması'na katıldı.
Yarışmaya 312 yapıt gönderilmişti.
Şükrü Gümüş'ün romanı bu yapıtlar arasından dereceye girerek Başarı Ödülü kazandı.
Bu ödül, henüz çok genç olan bir yazar için büyük bir başarıydı.
Daha da önemlisi, romanın edebiyat çevrelerinin dikkatini çekmesini sağladı.
Rauf Mutluay, İrfan Yalçın ve Talip Apaydın gibi dönemin yazarları Zap Boyları ile ilgilendiler. Talip Apaydın'ın roman üzerine yazdığı değerlendirmede, yapıtın: “Türkiye'nin yeterince bilinmeyen Doğu gerçekliğini okuyucuya taşıdığı” vurgulandı.
Böylece Şükrü Gümüş, Çorum'un bir köyünden çıkıp Türkiye edebiyatının gündemine giren genç bir romancı oldu.
1984 yılında öldüğünde, ilk romanı üzerinden henüz sekiz yıl geçmişti.
Yazarlık hayatı daha yeni başlamış sayılırdı.
Zap Boyları’nı önemli kılan yalnızca bir yarışmada ödül almış olması değildir.
Romanın asıl değeri, Türkiye'nin farklı bölgeleri arasındaki yaşam koşullarına dikkat çekmesinde ve Doğu Anadolu insanını kendi gerçekliği içerisinde ele almaya çalışmasındadır.
Romanın merkezinde insan vardır.
Ancak bu insan, doğadan bağımsız değildir.
Dağlar, nehirler, iklim, yollar, yoksulluk ve coğrafya insanların yaşamlarını doğrudan belirler. Bu nedenle doğa, romanda yalnızca bir dekor değildir; olayların ve insanların yazgılarının biçimlenmesinde etkili bir öğedir.
Gümüş'ün anlatımında insan-doğa ilişkisi ile toplumsal koşullar birbirinden ayrılmaz.
Şükrü Gümüş bana göre; güçlü bir kaleme, geniş bir kültüre, şaşırtıcı bir gözlem gücüne ve Türkçeyi çok güzel kullanma yeteneğine sahipti. İnsanları yakından tanıyor, onların iç dünyalarındaki acıları, özlemleri ve sorunları gözlemleyerek bunları sanatın süzgecinden geçiriyordu.
Bu değerlendirmede önemli bir nokta daha vardır:
Şükrü Gümüş, halkın içinden gelmişti.
Köy çocuğuydu.
Öğretmen olmuştu.
Köylerde görev yapmıştı.
Dolayısıyla anlattığı insanlara uzaktan bakan bir aydın değildi.
Onların dünyasına içeriden bakabiliyordu.
Bu durum, onun yapıtlarına doğal ve gerçekçi bir hava kazandırıyordu.
Benim Gözünden Şükrü Gümüş; alçakgönüllü, hoşsohbet, sevecen, dürüst, saygı duyulan ve güven veren bir kişiydi.
1977 yılında tanışmış ve dostluğumuz ölümüne değin sürmüştü.
İkimizin ortak noktalarımızın başında edebiyat ve sanat tutkumuz geliyordu.
Bir araya geldiğimizde edebiyattan, dergilerden, yazarlardan ve sanattan konuşuyorduk.
Bu dostluk yalnızca iki insanın arkadaşlığı değildi.
Aynı zamanda genç bir yazarın edebiyat dünyasında kendisine yol arama çabasının da bir parçasıydı.
Şükrü Gümüş'ün edebiyat yaşamındaki en büyük yitimlerinden biri, ikinci romanı Topal Karınca’dır.
Bu roman tamamlanmış olmasına karşın 42 yıldır yayımlanamamıştır..
Gümüş'ün geride 45-50 sayfalık dört-beş taslak roman çalışması, bir kitap oluşturacak öyküleri kalmıştır.
Burada insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Şükrü Gümüş yaşasaydı nasıl bir romancı olacaktı?
Bu sorunun kesin bir yanıtı yoktur.
Ama Zap Boyları ile gösterdiği yetenek ve ardından gelen çalışmalar, onun edebiyatımızda daha büyük bir yer edinme olasılığının yüksek olduğunu düşündürüyor bizlere.
Şükrü Gümüş'ün yazarlık serüveninin bir başka önemli özelliği, edebiyat merkezlerinin uzağında gelişmiş olmasıdır.
İstanbul ve Ankara gibi edebiyat çevrelerinin dışında, Anadolu'da öğretmenlik yaparak yazıyordu.
Bu durum bir yandan onun Anadolu insanını doğrudan tanımasına olanak sağlarken; diğer yandan ise edebiyat dünyasının olanaklarından yeterince yararlanmasını zorlaştırıyordu. Sanat merkezlerinin uzağında oluşu ve yaşadığı sosyo-ekonomik koşulların elverişsizliği onun daha verimli çalışmasını engelliyordu.
Belki de bu yüzden Şükrü Gümüş'ün edebiyat yaşamı, sahip olduğu yetenek ile sahip olamadığı zaman ve olanak arasındaki büyük çelişki vardı.
1984 yılının başlarında yakalandığı ağır bir hastalığa karşı yaklaşık sekiz ay süren bir mücadeleden sonra 28 Ağustos 1984'te vefat etti.
Henüz otuz altı yaşındaydı.
Evliydi.
Üç çocuk babasıydı.
Bir romanı yayımlanmıştı.
İkinci romanı yayımlanmayı bekliyordu.
Başka roman taslakları ve öyküleri vardı.
Yani Şükrü Gümüş öldüğünde, edebiyat yaşamının sonuna gelmiş bir yazar değil, tam tersine edebiyat yaşamının en verimli dönemine girmesi beklenen genç bir romancıydı.
Onun ölümü yalnızca bir insanın ölümü değil, tamamlanmayı bekleyen bir edebiyat dünyasının da yarım kalmasıydı.
Şükrü Gümüş'ün yaşamına geriye dönüp baktığımızda, otuz altı yıllık bir ömre sığanların aslında ne kadar büyük olduğunu görüyoruz.
Köyde başlayan bir çocukluk...
Zorlu koşullarda sürdürülen eğitim...
Parasız yatılı öğretmen okulu...
1968'de öğretmenlik...
Hakkâri...
Gelitan köyü...
Yirmi iki yaşında yazılan bir roman...
312 eser arasından alınan ödül...
1976'da yayımlanan Zap Boyları...
Ardından Topal Karınca...
Yeni roman taslakları...
Öyküler...
Ve otuz altı yaşında gelen ölüm.
Bu hayat çizgisi, insanın aklına ister istemez şu düşünceyi getiriyor:
Onun edebiyat serüveni, tamamlanmış bir yolculuktan çok, erken kesilmiş bir yolculuktur.
Şükrü Gümüş yalnızca Hakkâri'yi anlatan bir romancı değildir.
O, Çorum'un yetiştirdiği önemli edebiyatçılardan biridir.
Doğduğu Göcenovacık köyü, onun hayatının ilk çevresini oluşturduğu gibi edebiyatının insan kaynağını da besleyen temel dünyadır.
Çorum sevgisi, şiirlerinde de kendisini gösterir. "Çorum Sevgisi" adlı şiirinde doğduğu kente duyduğu özlemi ve bağlılığı açık biçimde dile getirmiştir..
O, Anadolu'nun bir köyünden çıkıp ülkenin başka bir ucuna giden ve orada karşılaştığı gerçekliği yeniden doğduğu coğrafyanın duyarlılığıyla edebiyata taşıyan bir yazardır.
Benim, Şükrü’nün vefatı üzerine yazdığım yazılar, Çorum’da edebiyat öğretmeni olarak çalışan Ali Mustafa tarafından, tanışı Trabzon’da Şair Ahmet Özer’e, Devrek’te Eleştirmen Mehmet Yaşar Bilen’e, Ankara’da Burhan Günel’e gönderilir. Onların ilgisi, duyarlılığı ve işbirliğiyle 1986 yılında Zap Boyları'nın ikinci baskısı yapılır. Sanat ve okur çevrelerinde kitaplar paraya dönüştürülüp Şükrü Gümüş’ün ailesine iletilir. Bu bir sanatçı dayanışmasıdır. Önderi Ahmet Özer’dir.
Şükrü’nün ölümünün onuncu yılında, 1994'te Şair Ahmet Özer tarafından Kıyı Dergisi adına Şükrü Gümüş Roman Yarışması düzenlenmesi de onun adının yaşatılmasına yönelik önemli girişimlerden biri olmuştur.
Şükrü Gümüş'ü yalnızca Zap Boyları romanının yazarı olarak anmak, onun yaşamını ve edebiyatını eksik değerlendirmek olur.
Zap Boyları, onun edebiyattaki ilk büyük adımıdır.
Belki de en acı olan, bu adımın ardından gelecek yapıtı okuyamamış olmamızdır.
Topal Karınca yayımlanmayı bekliyor.
Başka romanlar tasarlanıyordu.
Öyküler yazılıyordu.
Bir yazar kendisini geliştiriyor, kendi sesini buluyor ve edebiyat yolunda ilerliyordu.
Sonra yaşam sustu.
Fakat yapıt susturulamadı.
Zap Boyları, bugün hâlâ Şükrü Gümüş'ün genç yaşında gördüğü Anadolu gerçekliğinin edebiyattaki tanığı olarak duruyor.
Onun Yaşamına baktığımızda, bazı insanların uzun yaşayarak değil, kısa ömürlerine büyük anlamlar sığdırarak kalıcı olduklarını görüyoruz.
Şükrü Gümüş de onlardan biridir.
Bir köy öğretmeni olarak başladığı yaşamını genç bir romancı olarak sürdürdü.
Yirmi iki yaşında bir roman yazdı.
Otuz altı yaşında hayata veda etti.
Aradan 42 yıl geçmesine karşın adı unutulmadı.
Çünkü geride yalnızca bir kitap bırakmadı.
Bir Anadolu gerçeğini bıraktı.
Şükrü Gümüş yaşayabilseydi, Türk romanına daha neler kazandıracaktı?
Şükrü Gümüş'ü anmak, yalnızca bir yazarı anmak değildir.
Şükrü Gümüş kısa yaşadı; ama kısa ömrüne uzun yıllar unutulmayacak bir roman sığdırdı.
Zap Boyları bunun kanıtıdır.
Çünkü bazı yazarlar için unutulmamak yetmez; yeniden okunmak gerekir.
Şükrü Gümüş de yeniden okunmayı fazlasıyla hak eden yazarlardan biridir.
Şükrü Gümüş'ü ölümünün 42.inci yıldönümünde saygı, sevgi ve özlemle anarken, onun edebiyatımızdaki yerinin daha çok araştırılması, yapıtlarını yeniden yayımlanması ve yeni kuşaklara tanıtılması gerektiğini de özellikle belirtmek gerekir.