Bir toplumda bilgisizlik korkutucu boyutlara ulaşmışsa, birkaç bilimsel buluşun sağladığı konforu uygarlık sanmak kolaylaşır. Elektrik düğmesine basınca ışığın yanmasını medeniyetin zaferi sayarız; oysa uygarlık, yalnızca teknolojinin değil, aklın, adaletin ve ortak vicdanın eseridir.

Ne var ki bazı limanlarda fenerler artık gemilere yol göstermek için değil, karanlığı saklamak için yanar.

Bak, ferman yine tanıdık.

Hukuk devletinin ışığı her geçen gün biraz daha kısılırken, limana uğramayan dış sermaye dev projektörlerle kıyıya çağrılıyor. Gemiler ürkmesin diye iskeleler altınla kaplanıyor, yıllarca alınmayacak vergiler cömertlik diye sunuluyor. Misafir rahat etsin diye her şey düşünülüyor.

Sen mi?

Sen küreği biraz daha sıkı tut.

Maaşından sessizce eksilenlerle, her gün yeniden şekillenen vergilerle, yüksek faizlerin ağırlığıyla ve hayat pahalılığının görünmez yüküyle gemiyi yüzdürmeye devam et. Çünkü bu limanda tasarruf daima yolcuya düşüyor; ikram ise misafire.

Garibanın direnç katsayısı yükseldikçe enflasyonun düşmesi bekleniyor. Ama hayatın matematiği başka işliyor. Açlık sınırı çoktan geride kalmış, yokluk limanın en kalabalık iskelesi hâline gelmiş durumda. İnsanlar ayakta kalmayı başarı sayarken, yaşamaktan vazgeçmenin eşiğinde dolaşıyor.

Yine de karamsarlığa gerek olmadığı söyleniyor.

Çünkü çoğunluğun parmaklarıyla her liman fermanını çıkarabilecek kadar güçlü kaptanlar var.

Hukukun feneri sönmüş olabilir; yeter ki ufukta birkaç gemi düdüğü duyulsun. Nasıl olsa alkış kıyıdan gelir, faturayı yine tayfa öder.

Ve sonra hep birlikte birkaç teknolojik oyuncağa, birkaç parlak binanın ışıklı siluetine bakıp buna uygarlık deriz.

Oysa uygarlık; gökdelenlerin yüksekliğinde değil, insan onurunun korunmasında ölçülür.

Çeyrek asır önce başka bir hikâyeye inanmıştık.

Alnı secdeye değen insanların adalet terazisini şaşırmayacağına, hakkı hak sahibine eksiksiz teslim edeceğine, devletin nimetlerinden herkesin eşit pay alacağına inanmıştık. Gözlerimizi huzurla kapatırken yalnızca bir siyasi tercihte bulunmamış; bir vaade, bir ahlaka ve bir umuda emanet etmiştik kendimizi.

Yıllar geçti.

Biz aynı rüyayı görmeye devam ederken zaman sessizce aktı. Sonra bir sabah uyandık. Uyandığımızda yalnızca ceplerimizin değil, ortak hayallerimizin de boşaldığını fark ettik. İçimizde, yıllarca heyecanla beklediği masal kahramanının aslında hiç var olmadığını öğrenen bir çocuğun kırgınlığı vardı. Bir inancın gürültüyle değil, sessizce çöküşünün hüznü.

Bugün birçok insan, sanki ülkenin çalınmış ruhları arasında dolaşıyor.

Kaybettiğimiz yalnızca yıllar değil. Birbirimize duyduğumuz güven, adalete olan inancımız ve geleceğe dair kurduğumuz ortak düşler de yavaş yavaş elimizden kayıp gitti. Çünkü insan bazen sahip olduklarını kaybettiğinde değil, inanmış olduklarını yitirdiğinde yoksullaşır.

Eskiden kayalar dalgalara dayanırdı; şimdi dalgalar kayaların sabrını aşındırıyor.

Ve insan, ancak hareket etmeye, konuşmaya, fikirlerini açık etmeye başladığında zincirlerinin ağırlığını fark ediyor. O zaman özgürlüğün sınırlarının nerede çizildiğini, "serbest alan" tabelalarının ne kadar çabuk sona erdiğini öğreniyor. Bazı gerçekler başkasının yaşadığına üzülerek değil, sıra sana geldiğinde anlaşılır. Bazı jetonlar ancak insanın kendi cebine düşünce ses çıkarır.

Belki de meselenin özü burada saklıdır:

Bir toplumun en büyük yoksulluğu parasızlık değil; adalete, doğruluğa ve ortak geleceğe dair umudunu kaybetmesidir.

Çünkü limanlar yeniden inşa edilir, gemiler yeniden yapılır, hatta ekonomik enkazlar bile zamanla onarılabilir. Fakat güvenin ve vicdanın çöktüğü yerde, en parlak ışıklar bile karanlığı aydınlatmaya yetmez.

İşte o zaman birkaç teknolojik başarıya, birkaç gösterişli binaya ve birkaç rakamsal büyüme tablosuna bakıp kendimizi avutabiliriz.

Ama adına uygarlık diyemeyiz.