“Bu Öyküleri Neden Yazıyorum,

Yaşadığım Şehir Nippur,

Yeni Yıl Bayramına İlk Gidişim,

İlk Aşkım, Sevgili Babam,

Öğrencilik Yıllarım,

Öğretmenlik Yıllarım,

Müsakkatim Kapısına Gidiş,

Ulusımızın Öyküleri 1-2-3-4,

Arkadaşım Şeşdada’nın Erkekliğini Yitirmesi,

Bizim Mahalle,

İçinde Doğup Büyüdüğümüz Evimiz,

Sevgili Annem,

Acılarım,

Tapınakta İlk Kez Bir Kadınla Birlikte Olmuştum,

Kutsal Nunbirdu Kanalında Tören,

Fırat Nehri Kıyısında Bir Gezinti,

Kız Kaçırma ve Cinayet Davası,

Belediye Başkanımızın Başına Gelenler,

Siyasal İki Mektup ve Anımsattıkları.

Kitabın arka kapağında kitap ve yazarı hakkında şöyle bilgi verilmektedir.

“Sümerli şair Ludingirra, Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ'ın bir ömür verdiği çalışmalarının özüdür. İstanbul Arkeoloji Müzelerinde bulunan ve Sümer, Akad, Hitit dillerinde yazılmış 74 000 adet çiviyazılı belge üzerinde 33 yıl çalışarak onları Türkçeye çevirmiştir.

(…) Muazzez İlmiye Çığ, Sümerli Şair Ludingirra'nın ağzından, Sümer kültürünü anlatıyor. Anlatılanların tümü, çivi yazılı belgelerdeki bilgilerdir. Eser, bir kurgu değil, konuya 56 yılını vermiş bir uzmanın ulaştığı bilimsel düzeyin ve olgunluğun ürünüdür.”

Şimdi de Şair Ludingirra’nın 16. Tablette annesini anlattığı bölümden kısa bir alıntı yapalım.

“ (…) Yaşım büyüdükçe annemi o kadar güzel görmeye başlamıştım ki… Hiçbir yerde onun kadar güzeli yok gibi gelirdi bana. Fidan gibi bir boyu, fildişine benzeyen bir rengi, upuzın siyah saçları vardı. Onları bazen omuzlarına düşürür, bazen de bir bağ ile tepesinde toplardı. Uzun kirpikli siyah kocaman gözlerine bakmaya dayanamazdım. Adının Şatiştar olmasından dolayı onu Akadlı zannederlerdi. Oysaki o, tam bir Sümerli idi. (…)

Öğretmen olduğum sıralarda başkentimiz İsin’e gitmiştim. Amacım oradaki okulları, sarayı görmek, öğretmenleri tanımaktı. Orada kaldığım sürece hep annem aklımda idi. Nedense onu bir daha göremeyeceğim gibi gelmişti. O sıralarda bende şiir yazma merakı artmıştı. Kendi kendime, “anneme olan sevgimi, özlemimi bir şiir halinde açıklayarak, bu hislerimin kalıcı olmasını sağlamalıyım” dedim ve İsin’de gezmeden kalan zamanımdan yararlanarak, annemi her yönü ile tanıtan tam 53 satırlık mektup şeklinde bir şiir yazdım. O, bana göre çok güzel olmuştu. Arkadaşlara gösterdiğimde onlar da beğenmiş olacaklar ki, hemen, “okul kitaplığı için kopyasını yapalım ve öğrencilere okutalım.” Dediler. Öğrencilerin de onu beğendiklerini, gelip gidip, “Anneniz için yazdığınız şiir ne güzel! Galiba şimdiye kadar anne için ilk kez böyle bir şiir yazılmış şeklinde övmelerinden anlamıştım. Akadca ders veren arkadaşlar hemen Akadca’ya çevirmişlerdi. Üstelik diğer şehirlerdeki okullara da kopyalarını gönderdiklerinde, şiirimin bu kadar değerlendirilmesine öyle çok sevinmiş, öyle çok gururlanmıştım ki… Annemi istediğim kadar ölümsüzleştirdim sanıyordum kendimi…”

(SÜRECEK)