Tarih sadece yaşananları değil, unutulanları da saklar. En çok saklananlar ise, toplumların kendileri hakkında yanlış bildiği gerçeklerdir. Günümüzde Türkiye’de laiklik tartışmaları yapılırken çoğu zaman şu tümce tekrarlanır: “Laiklik Batı’dan alınmış bir sistemdir.” Oysa tarih, bu ezberin sanıldığı kadar sağlam olmadığını yansıtıyor.
Son günlerde okuduğum Prof. Dr. Halil Çivi ile Zamanda Aykırı Yolculuk adlı eser, yalnızca bir söyleşi kitabı değil; insanın düşünce ufkunda gedikler açan, yerleşmiş kabulleri sorgulatan bir zihinsel yolculuk niteliği taşıyor. Yazar H. Bayram Kaçmazoğlu ile söyleşinin öznesi Halil Çivi, tarihsel olaylara alışılmış kalıpların dışından bakmayı öneriyor. Kitabı okudukça insan, yalnız bilgi edinmiyor; düşünmenin kendisini yeniden öğreniyor. Bu eser hakkında daha kapsamlı bir değerlendirmeyi ayrıca kaleme almayı düşünüyorum. Ancak şimdilik dikkat çekmek istediğim nokta, kitapta değinilen çarpıcı bir tarihsel tespit: Laikliğin Avrupa’dan önce Türk devlet geleneğinde ortaya çıkmış olmasıdır.
Günümüzde laiklik denildiğinde akla Fransız Devrimi gelir. Avrupa merkezli tarih anlatısı, laikliği Batı’nın modern dünyaya armağanı olarak sunar. Ancak Selçuklu dönemine ilişkin aktarılan bir örnek, bu algıyı ciddi biçimde sarsmaktadır. Kitapta aktarıldığı üzere, Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tuğrul Bey’in Abbasi Halifesi’ne söylediği ifade dikkat çekicidir: devlet işleri ile din işlerinin ayrılması gerektiğini açıkça ortaya koyan bir anlayış… Bu yaklaşım, modern anlamdaki laikliğin siyasal mantığını çağrıştırmaktadır. Nitekim eserde şu tespit yapılıyor: “Aslında bizde laiklik Avrupa’dan çok önce başlamıştı. Fakat devam ettirilememiştir.” (s.353)
Bu tümce, yalnız tarihsel bir bilgi değil; aynı zamanda zihinsel bir kırılma noktasıdır. Çünkü burada anlatılan şey, laikliğin ithal bir fikir değil, devlet yönetiminin doğurduğu bir gereksinim olduğudur.
Türk devlet geleneğinde yönetim anlayışı çoğu zaman pragmatik olmuştur. Devlet, toplumun düzenini sağlamak için vardır; inanç ise bireyin vicdan alanıdır. Bu ayrımın izleri göçebe Türk siyasal kültüründe bile görülür. Selçuklu pratiğinde halifenin dini otoritesi korunurken, siyasal kararların sultan tarafından yürütülmesi aslında iki alanın fiilen ayrılması anlamına geliyordu. Bu durum, Avrupa’da kilise ile krallık arasındaki yüzyıllar süren kanlı mücadelelerin aksine, daha erken bir denge arayışını gösterir.
Ancak tarih burada farklı bir yöne savrulur.
Nizamiye Medreseleriyle birlikte dini yorumun devlet ideolojisine dönüşmesi, yönetim yapısında yeni bir ağırlık merkezi oluşturur. Kitapta bu dönüşüm şöyle açıklanıyor:
“Nizamiye Medreselerinin baş müderrisi İmam Gazali’nin etkisiyle, itikadi anlamda Eşari-Şafii anlayışı devletin egemen dini anlayışı oldu.” (s.353)
Bu noktadan sonra devlet aklı ile dini yorum arasındaki mesafe giderek kapanır. Yani konu laikliğin hiç doğmamış olması değil. Doğmuş bir anlayışın sürdürülememiş olmasıdır.
Tarih bir fikrin ortaya çıkışından çok, neden devam edemediğini sorgulamayı öğretir. Zira medeniyetleri belirleyen şey başlangıçlar değil, sürekliliktir. Selçuklu döneminde başlayan ayrım fikri kurumsallaşamayınca, devlet giderek dini kimlik üzerinden tanımlanmaya başladı. Dil değişti, bürokrasi değişti, yönetici sınıf ile halk arasında kültürel mesafe oluştu. Kitapta bu yabancılaşmanın toplumsal sonuçlarına özellikle dikkat çekilir.
Burada asıl konu şudur: Laiklik bir ideoloji değil, devlet yönetiminin denge arayışıdır. Avrupa bunu din savaşlarının yıkımıyla öğrendi, Türkler bu gereksinimi daha erken fark etti. Fakat tarihsel koşullar nedeniyle sürdürememiştir.
Bu noktada Cumhuriyet devrimi farklı bir anlam kazanır. Cumhuriyet’in laiklik anlayışı yalnızca Batı’dan alınmış bir model değildir. Zaman içinde tarihsel bir devlet refleksinin yeniden ortaya çıkışı olarak da okunması gerektiğine inanıyorum. Başka bir deyişle Cumhuriyet, sıfırdan bir varoluş değil. Yarım kalmış bir devlet aklının modern çağdaki devamıdır. Bugün laikliği yalnız ideolojik tartışmaların konusu yapmak, onu tarihsel bağlamından koparmaktır. Oysa konu çok daha derindir. Devletin adalet üretme yeteneği ile inancın özgür kalabilmesi arasındaki hassas dengedir.
Okuduğum bu eser bana şunu düşündürdü: toplumlar bazen yeni fikirler üretmekte zorlamazlar. Zorlandıkları şey kendi geçmişlerini doğru anımsamaktır. Sayın Halil Çivi’nin değerlendirmeleri ve H. Bayram Kaçmazoğlu’nun akıcı söyleşi dili sayesinde ortaya çıkan bu kitap, yalnız akademik bir çalışma değil; düşünsel bir uyarıdır. İnsan kitabı bitirdiğinde “iyi ki okumuşum” demekten kendini alamıyor. Çünkü bazı kitaplar bilgi vermez; bakış açısı kazandırır.
Asıl soru şudur: Laiklik gerçekten Avrupa’dan mı geldi, yoksa biz kendi tarihimizin erken bir deneyimini unutmayı mı tercih ettik?
Yeter ki biz soru sormasını bilelim, tarih gerçek yanıtını verir.