Hep “İslam dünyası uyandı” deniliyor.
Peki gerçekten öyle mi?

Filistin’de çocuklar ölürken, Ortadoğu’da ülkeler paramparça olurken, milyonlarca insan yoksullukla boğuşurken, kadınlar hâlâ ikinci sınıf insan muamelesi görürken, düşünce özgürlüğü suç sayılırken hangi uyanıştan söz ediyoruz?

Gerçek şu ki İslam dünyası bugün de derin bir uykunun içindedir. Bu uyku, son yüz yılın meselesi değildir; yüzyılların biriktirdiği zihinsel bir atalettir. Sorun inançta değil; aklın ve bilimin dışlanmasında, sorgulamanın bastırılmasında, dogmanın kutsallaştırılmasındadır. Mehmet Akif Ersoy’un daha 1918’de sert dizelerle tarif ettiği tablo, büyük ölçüde bugün de geçerliliğini korumaktadır.

Bu karanlığın içinde tarihsel bir olağanüstülük vardır: Mustafa Kemal Atatürk.

Atatürk, İslam dünyasının geri kalmışlığının nedenini doğru teşhis eden ender liderlerden biridir. Ona göre kurtuluş, yalnızca işgalcileri kovmakla sınırlı değildir. Asıl mesele, zihniyetin değişmesidir. Bu nedenle mücadelesi iki cepheliydi: Emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı verirken, cehalet ve dogmaya karşı da bir uygarlık savaşı yürütüyordu.

Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı, yalnızca Türkiye’nin değil, bütün mazlum ulusların ufkunu açtı. Atatürk’ün adı Asya’dan Afrika’ya kadar umutla anıldı. Çünkü ilk kez bir Müslüman halk, kader diye dayatılan yenilgiyi reddediyor, kendi kaderini kendi elleriyle belirliyordu. Ancak asıl örnek alınması gereken, zaferden sonra gerçekleştirilen devrimlerdi: Laiklik, çağdaş eğitim, kadın hakları, hukuk devleti ve ulusal egemenlik.

Ne var ki İslam dünyasında Atatürk’ü örnek alma iddiasıyla ortaya çıkan girişimlerin neredeyse tamamı yarım kaldı. Bunun nedeni açıktır: Atatürk’ün düşüncesi bir bütün olarak kavranamadı. Tam bağımsızlık, laiklik, ulusal egemenlik ve özgür düşünce gibi temel ilkeler birbirinden koparıldı. Biçim öne çıkarılırken, öz sürekli göz ardı edildi. Sonuçta uyanışlar kısa sürdü, toplumlar yeniden karanlığa gömüldü.

Bugün İslam dünyasının temel sorunu hâlâ aynıdır; çünkü zihniyet değişmemiştir.
Aşiret, tarikat ve mezhep bağları uluslaşmanın önünde engel oluşturmaktadır. Din, vicdan özgürlüğü olmaktan çıkarılıp siyasal bir araca dönüştürülmektedir. Böyle bir ortamda ne demokrasi gelişebilir ne de gerçek bağımsızlık kalıcı hâle gelebilir.

Atatürk, daha 1920’li yıllarda bu gerçeğe dikkat çekmiş; uygarlığın gerektirdiği değişim ve ilerlemeye ayak uyduramayan toplumların kaçınılmaz olarak büyük felaketler ve ıstıraplar yaşayacağını açıkça vurgulamıştır. Türkiye, bu uyarıyı ciddiye alarak zihniyetini değiştirmeye yönelmiş ve çok ağır bedeller ödeyerek uyanabilmiştir.

İslam dünyası ise hâlâ o uyanışın eşiğinde debelenmektedir. Gerçek uyanış; sloganlarla değil, akıl ve bilimle, özgür düşünceyle, kadın-erkek eşitliğiyle, laiklik ve hukukla mümkündür. Atatürk’le başlayan uyanış, bugün de yol göstermektedir. Sorun yolu bilmemek değil; o yolda yürüyebilecek cesareti ve iradeyi gösterememektir.