Siyaset bazen hukuk kitaplarının sayfalarından çıkıp, meydanlara iner.

Kavramlar sadece mahkeme salonlarında tartışılan teknik terimler değildir. Toplumun kaderini etkileyen tarihsel simgelere dönüşmüştür. Son günlerde sıkça duyulan "mutlak butlan" kavramı da böyle bir anlam kazanmıştır.

Aslında konu bir kurultayın geçerliliğinden ya da bir partinin iç hukukundan çok daha derindir. Tartışmanın özünde Türkiye'nin nasıl yönetileceği, kurumların hangi meşruiyet temelinde ayakta kalacağı, dahası Cumhuriyet'in hangi siyasal kültür üzerinde yükseleceği soruları bulunmaktadır.

Cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçimi değildir. O, aynı zamanda kurallara bağlılığın, kurumsallığın ve yurttaş iradesinin ortak adıdır. Bu nedenle bir ülkede kurumlar zayıfladığında, hukuk siyasal hesapların gölgesine itildiğinde meşruiyet tartışmaları olağan hale gelir, sorun yalnızca belirli bir partinin sorunu olmaktan çıkar.

Yakın tarihimizde bunun çok sayıda örneği vardır. Güçlü görünen iktidarlar olmuştur. Devletle özdeşleştiğini düşünen siyasal hareketler ortaya çıkmıştır. Ancak tarihin öğrettiği temel gerçek değişmemiştir: Toplumun rızasını kaybeden hiçbir siyasal düzen sonsuza kadar ayakta kalamaz. Bugün yaşanan tartışmaların özü ve mihenk taşı burasıdır.

Bir yanda hukuk diliyle açıklanmaya çalışılan süreçler vardır; öte yanda toplumun vicdanında oluşan meşruiyet algısı vardır. Hukuk, siyasal mücadelelerin aracı haline gelirse ortaya çıkan boşluğu ne mahkeme kararları ne de propaganda doldurabilir. Zira meşruiyet yalnızca yasalardan değil, halkın adalet duygusundan da beslenir. Türkiye'nin yaşadığı kriz aslında bir güven krizidir. Yurttaş devlet kurumlarına, siyasi partilere, yargıya ve yönetenlere güven duymakta zorlanmaktadır. Böyle dönemlerde toplumlar iki farklı yola girer. Ya korkunun egemen olduğu bir içe kapanma, ya da demokratik kanallar güçlendirileceği yeni bir çıkış yolu aranır.

Cumhuriyet tarihi boyunca kritik dönemeçlerde belirleyici olan unsur daima ikinci yol olmuştur. Zira Cumhuriyet'in kurucu felsefesi kaderciliğe değil, yurttaşın iradesine dayanır. Halkın örgütlü gücü, düşünce özgürlüğü ve demokratik uğraş geleneği ülkemizin en önemli birikimidir. Şimdi yapılması gereken, siyasal rakipleri düşmanlaştıran dili büyütmekten öte hukuku yeniden ortak zemin haline getirmektir. Kurumları kişilerden üstün görmek, siyasal sadakat yerine anayasal bağlılığı esas almak ve demokrasiyi yalnızca seçimlerden ibaret saymamak zorundayız. Zira tarihin önemli anlarında ki soru şudur: Kim kazandı, kim kaybetti?

Hayır. Hayır. Asıl soru, ülkenin ne kazandığıdır. Eğer ortaya çıkan tablo kurumları daha da zayıflatıyor, hukuka olan güveni azaltıyor ve toplumsal kutuplaşmayı derinleştiriyorsa, görünürdeki bütün siyasal zaferler aslında birer yenilgidir.

Türkiye yine bir kavşaktadır. Bu kavşakta verilecek karar yalnızca bir partinin geleceğini değil, Cumhuriyet'in ikinci yüzyılının hangi değerler üzerine kurulacağını belirleyecektir.

Tarih bazen yüksek sesle konuşmaz. Fakat sessizce sorar: Cumhuriyet'i yaşatacak olan güç, kişiler midir? Yoksa hukuk, demokrasi ve yurttaş iradesi midir?

Geleceğin yönünü bu sorunun yanıtı belirleyecektir.