Eğitim, modern devletlerin yalnızca bilgi aktaran bir aygıtı değildir. Aynı zamanda tarih, kimlik ve süreklilik üreten temel bir mekanizmadır.

Siyasal iktidarların eğitime müdahalesi ise çoğu zaman pedagojik değil, ideolojiktir. Türkiye’de son çeyrek yüzyılda yaşananlar da bu genel kuralın dışında değildir. Eğitim alanı, Cumhuriyet’in kurucu felsefesiyle hesaplaşmanın en “uygun” zemini olarak seçilmiştir. Ancak uygunluk, kırılganlıkla karıştırılmıştır.

Atatürk’ün eğitimdeki merkezi konumu, bir kişi kültünden değil; kurucu aklın temsilcisi olmasından kaynaklanır. Onu eğitimden çıkarmaya dönük her girişim, aslında bir ismi silmekten çok, bir düşünme biçimini tasfiye etme çabasıdır. Ne var ki burada karşılaşılan temel sorun şudur: Kurucu düşünceler, yönetmelik maddeleri gibi yürürlükten kaldırılamaz.

Resmî söylem bu süreçte genellikle “yenileme”, “sadeleştirme”, “çağın gerekleri” gibi kavramlara yaslanmaktadır. Oysa içerik incelendiğinde yapılanın, pedagojik bir güncellemeden çok tarihsel bir daraltma olduğu görülür. Müfredatta Atatürk’ün görünürlüğü azaltılırken devrimlerin bağlamı parçalanmış; Cumhuriyet, sonuçları anlatılan fakat nedenleri belirsiz bırakılan bir ara dönem hâline getirilmiştir. Bu yöntem akademik literatürde bilinir: Bağlamdan koparma yoluyla etkisizleştirme formülüdür.

Ulusal bayramların kamusal alandan çekilmesi, öğrenci andının kaldırılması, Devrim Tarihi dersinin kritik sınav yıllarına sıkıştırılması; tek tek ele alındığında idari düzenlemeler gibi sunulabilir. Ancak birlikte okunduğunda, bütüncül bir yönelim ortaya çıkar. Bu yönelim, ulus-devlet fikrinin sembolik taşıyıcılarını görünmez kılmayı hedefler. Semboller zayıflatıldığında fikirlerin de zayıflayacağı varsayılır. Bu, teoride makul görünse de pratikte sorunlu bir varsayımdır.

Daha sofistike (yapmacıklı davranılan) aşamada Atatürk’ün adı tamamen çıkarılmamış, ancak etkisi istatistiksel bir düzeye indirgenmiştir. Ders kitaplarında birkaç kez anılan bir isim, niceliksel olarak vardır; fakat niteliksel olarak yok sayılır. Bu, modern sansür tekniklerinin en zarif olanıdır: Yasaklamaz, önemsizleştirir. Akademik dilde buna “sessiz marjinalleştirme” denir.

Devrim Tarihi derslerine iliştirilen güncel projeler, yapılar ve popüler figürler ise pedagojik değil, simgesel bir işleve sahiptir. Tarih, bu yolla eleştirel düşüncenin değil, vitrin estetiğinin nesnesi hâline getirilir. Geçmiş, bugünün tanıtım broşürü gibi kullanılır. Bu durum, tarihin araçsallaştırılmasıdır ve bilimsellikle açıklanamaz.

Ancak bu süreçte sıklıkla göz ardı edilen temel bir unsur vardır: öğretmen. Eğitim sistemleri kâğıt üzerinde inşa edilir; fakat sınıfta hayata geçer. Öğretmen, müfredatın pasif bir uygulayıcısı değil, onun yorumlayıcısıdır. Atatürk’ün eğitim felsefesinin hâlâ canlı olmasının temel nedeni de budur. Öğretmenler, yönetsel tercihlerden bağımsız bir mesleki hafıza taşır.

Nitekim gelişim raporlarından Atatürk’ün, Gençliğe Hitabe’nin ve İstiklâl Marşı’nın çıkarılmasına yönelik girişimler bu hafızaya çarpmış ve durmuştur. Hiçbir resmî talimat olmaksızın Atatürk yeniden karnelere girmiştir. Bu durum, devletin yazılı aklı ile toplumun tarihsel vicdanı arasındaki farkı açık biçimde göstermektedir.

Atatürk’ün dünya ölçeğinde bir düşünür ve devlet kurucusu olarak kabul görmesi, bu gerçeği daha da görünür kılar. Onu kendi ülkesinde sıradanlaştırma çabası, uluslararası bağlamda açıklanması güç bir çelişkidir. Çünkü Atatürk, yerel ve sıradan bir figür değil; modernleşme literatürünün evrensel bir referansıdır.

Sonuç olarak, eğitimde Atatürk’ü silmeye yönelik her girişim kendi sınırına çarpmaktadır. Silgi küçüktür, alan geniştir. Mürekkep tükenebilir; fakat fikir kalır. Eğitim, geçici iktidarların değil, uzun süreli hafızaların alanıdır. Ve hafıza, en dirençli yapıdır.

Bu nedenle mesele, bir ismin kaç kez geçtiği değil; hangi düşüncenin yaşatıldığıdır.
Atatürk’ü eğitimden silmeye silgi yetmez.
Çünkü mürekkep değil, tarih konuşmaktadır.