Türkiye, farklı inançların ve kültürlerin yüzyıllardır birlikte yaşadığı bir ülkedir. Bu birlikte yaşamın en önemli güvencesi laikliktir. Çünkü laiklik, kimsenin inancına karışmayan; aynı zamanda devletin de hiçbir inancın aracı hâline gelmesine izin vermeyen bir dengedir. Bugün tartışılan konu, tam da bu dengenin korunup korunamayacağıdır.

Son yıllarda siyaset sahnesinde dinin daha fazla kullanıldığını görüyoruz. Ekonomik sıkıntılar arttıkça, toplumun gerçek sorunları ağırlaştıkça tartışmaların yönü değiştiriliyor. İşsizlik, yoksulluk ve eğitimdeki sorunlar yerine, toplumun inanç hassasiyetleri üzerinden yeni gerilim alanları yaratılıyor. Böylece insanlar günlük sorunlarını konuşmak yerine birbirleriyle tartışır hâle geliyor.

Oysa halkın inancı ile siyasetin dini kullanması aynı şey değildir. Anadolu insanının yüzyıllardır yaşattığı din anlayışı; hoşgörüye, akla ve birlikte yaşam kültürüne dayanır. Bu anlayışta kimseye yaşam biçimi dayatılmaz. Ancak siyasal İslam olarak adlandırılan bazı yaklaşımlar, dini, bir inanç olmaktan çıkarıp siyasi bir programa dönüştürmek istemektedir. Sorun tam da burada başlıyor.

İhvancı olarak tanımlanan bu siyasal çizgi, dini toplum üzerinde bir kimlik ve ayrım aracına dönüştürmektedir. İnsanları “bizden olanlar” ve “olmayanlar” diye ayıran bir dil kullanmaktadır. Böyle bir yaklaşım, toplumun ortak dokusunu yaralar. Zira din, birleştirmek yerine ayrıştırmak için kullanıldığında toplumsal güven duygusu sarsılır.

Son dönemde laiklik üzerine yapılan tartışmalar da bu nedenle büyümektedir. Laikliği savunan açıklamaların din karşıtlığı gibi gösterilmesi, gerçeği yansıtmayan bir algı yaratmaktadır. Oysa laiklik dine karşı olmak değildir; tam tersine herkesin inancını özgürce yaşayabilmesinin güvencesidir. Devletin tarafsız kalması, inananı da inanmayanı da korur.

Bugün asıl gereksinim duyulan şey, halkın dindarlığı ile dini siyasete alet eden anlayışın birbirinden ayrılmasıdır. İnsanların ibadeti, inancı ve manevi hayatı siyasetin konusu hâline geldiğinde hem din zarar görür hem toplum yaralanır. Çünkü kutsal olan, günlük siyasi tartışmaların içine çekildiğinde anlamını yitirir.

Toplumsal dokuyu korumak için sağduyuya gereksinim vardır. Aydınların, eğitimcilerin ve özellikle dini doğru yorumlayan ilahiyatçıların topluma daha fazla seslenmesi önem taşımaktadır. Tarihte olduğu gibi bugün de dini istismar edenlerle inancı koruyanlar arasındaki fark açık biçimde ortaya konmalıdır.

Unutulmasın ki laiklik yalnızca hukuki bir kavram değildir; aynı zamanda toplumsal barışın özüdür. İnsanların birbirine güvenerek yaşayabilmesi, devletin herkese eşit mesafede durmasına bağlıdır. Din üzerinden yürütülen sert tartışmalar ise bu güveni yaralar.

Türkiye’nin ihtiyacı yeni ayrışmalar değil, ortak değerlerde buluşmaktır. Yoksulluğun, adaletsizliğin ve gelecek kaygısının konuşulmadığı bir ortamda toplum rahatlayamaz. Bu sorunların üzerini dini tartışmalarla örtmek çözüm değildir.

Sonuç olarak laikliği savunmak, bir ideoloji meselesinden çok birlikte yaşama iradesini koruma meselesidir. Toplumsal dokuyu ayakta tutan şey; inançlara saygı, devletin tarafsızlığı ve insanların birbirini düşman görmemesidir. Türkiye ancak bu dengeyi koruyabildiği ölçüde huzurlu ve güçlü bir gelecek kurabilir.

Laiklik, farklı inançların değil; ortak geleceğin güvencesidir.