Tarih bize defalarca aynı gerçeği göstermiştir: Devlet yönetimi dinin emrine bırakıldığında yalnızca özgürlükler değil, barış da tehlikeye girer; hatta yok olur. Zira teokratik yönetimler yalnızca kendi toplumlarını değil, çevrelerindeki ülkeleri de sürekli bir gerilim ve çatışma ortamına sürükler. Bugün Orta Doğu’da İran merkezli gelişmeler, bu gerçeğin yeni ve tehlikeli bir örneğidir.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan gerilim kısa sürede bölgesel bir savaş riskine dönüşmüştür. Böyle bir durumda sorunun uluslararası hukuk çerçevesinde çözülmesi beklenirdi. Ancak İran’daki teokratik yönetimin tavrı gerilimi azaltmak yerine büyütmektedir. Kendisine doğrudan saldırmayan bazı bölge ülkelerinin hedef alınması, bu yönetimin nasıl kontrolsüz bir güç anlayışıyla hareket ettiğini göstermektedir.
Teokratik yönetimlerin doğasında mutlakiyet vardır. Çünkü kendilerini yalnızca siyasi bir iktidar olarak değil, ilahi bir iradenin temsilcisi olarak görürler. Böyle bir anlayışta ne eleştiri ne de muhalefet meşru sayılır. Devlet ile din iç içe geçtiğinde iktidar sorgulanamaz bir otoriteye dönüşür. İran’da yıllardır süren iç baskılar ve toplumsal gerilimler bunun açık kanıtıdır.
Ancak sorunun bir diğer boyutu da emperyal güçlerin hesaplarıdır. ABD ve İsrail’in İran’a müdahalesinin İran halkına özgürlük getirme gibi bir amacı yoktur. Büyük güçlerin önceliği demokrasi değil, kendi çıkarlarıdır. Bu nedenle emperyal müdahaleler çoğu zaman sorunları çözmek yerine daha da derinleştirir.
Orta Doğu’nun son yılları bunun örnekleriyle doludur. Irak’ın işgali, Suriye’deki yıkım ve Libya’nın parçalanması göstermiştir ki dış müdahaleler istikrar getirmez; aksine devletleri zayıflatır ve toplumları bölünmeye sürükler.
Bugün İran için de benzer bir tehlike konuşulmaktadır. Ülkenin etnik ve mezhepsel farklılıklar üzerinden parçalanması yalnızca İran için değil, bütün bölge için ciddi bir istikrarsızlık yaratacaktır. Böyle bir gelişmenin milyonlarca insanın yerinden edilmesine ve yeni göç dalgalarına yol açacağını görmek için falcı olmaya gerek yoktur.
Türkiye açısından da risk büyüktür. İran’ın parçalanması, sınırlarımızın hemen ötesinde yeni bir kaos alanı oluşturabilir. Bu nedenle Türkiye için temel ilke açık olmalıdır: Bölgesel sorunların çözümü ne teokratik diktatörlüklerde ne de emperyal müdahalelerde aranmalıdır.
Gerçek çözüm, halkın iradesine dayanan laik ve demokratik yönetimlerdir. Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu laiklik anlayışı yalnızca bir hukuk düzeni değil, aynı zamanda bir barış ilkesidir. Devletin din karşısında tarafsız olması, farklı inançların bir arada yaşamasını sağlar ve toplumsal gerilimi azaltır.
Bu nedenle laiklik yalnızca iç politika meselesi değildir; aynı zamanda barışın da temel şartıdır. İran’ın geleceği de ne teokratik baskı düzeninde ne de emperyal müdahalelerde yatmaktadır. Çıkış yolu, halkın iradesiyle kurulacak laik ve demokratik bir düzendir.
Ortadoğu’nun acı tecrübeleri şunu açıkça göstermiştir:
Laiklik yoksa barış da asla olmayacaktır.