Anadolu’nun doğudaki küçük illerinin birinden İstanbul’a taşınan aile, geldikleri yerde olduğu gibi komşularıyla samimi, içli dışlı bir yaşam sürmenin hayalindedir. Ancak taşınalı iki ay olduğu halde hiçbir komşusu bir “hoş geldin” bile demediği gibi, merdivenlerde karşılaştığında da selam bile vermez. Bu duruma içerleyen ve morali bozulan aile, geldikleri yere dönmeye karar verir. Eşyalar yüklenmeye başlandığında, kimsenin yardıma gelmemesine de bozulan aile reisi, balkona çıkarak, gücünün yettiğince şu sözleri haykırır:
-“Gidiyorum işte ey İstanbullular! Gelmezseniz gelmeyin! Sormazsanız sormayın. Gidiyorum işte, siz de Hüso’suz kalın, koca İstanbul da Hüso’suz kalsın!
*
Bu kez, biraz daha batıya Almanya’ya kadar uzanalım. Hamburglu Wolfgang Dircks, on sekiz katlı apartmanın bir dairesinde yalnız yaşayan 43 yaşında bir Alman vatandaşıdır. 1993 yılı aralık ayında bir akşam evinde televizyon izlerken öldüğünde, hiç kimsenin haberi olmaz. Ertesi gün de kimse fark etmez Wolfgang'ın öldüğünü. Ertesi hafta, ertesi ay, hatta ertesi yıl da. Bu arada Wolfgang'ın borçları, otomatik ödeme talimatlı olduğu için gün geçirmeden ödenmektedir.
Nihayet beş sene sonra banka hesabı suyunu çekince Wolfgang'ı arayan birisi çıkar. Ev sahibi kirayı almak için gelmiş, ancak zile cevap veren olmamıştır. Kapıyı zorla açıp içeri girdiğinde, televizyon karşısında oturmuş bir iskeletle karşılaşır. Televizyon seti çoktan iflâs etmiştir. İskeletin kucağındaki televizyon dergisinin 5 Aralık 1993 tarihli sayfası açık durmaktadır. Odada "canlı" olan tek şey Noel ağacıdır ve rengârenk lâmbaları hâlâ yanıp sönmektedir.
Wolfgang'ın hikâyesi, AB standartları içinde pek de yadırganacak bir olay sayılmaz. Avrupa gazetelerinde her ay buna benzer birkaç haber çıkar. İnsanlar bunları okuduğunda "Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?" şeklinde bir iki cılız ses çıkarsa da sonra her şey unutulup gider. Zira batı uygarlığının değerler sistemi içinde varlık veya yokluğunuzun fark edilmesi, tümüyle maddî ilişkilerinize ve tüketim çarkı içinde kaç paralık yer işgal ettiğinize bağlıdır. Eğer itibar gören bir canlı ve arkasından ağlanacak bir ölü olmak istiyorsanız, ölmeden önce bir yerlere borç takmış olmanız yeterlidir. Merak etmeyin, ölünüz mezara bile girmeden hemen aranırsınız. Ama kimseyle aranızda bir alacak-borç ilişkiniz yoksa fark edilmeniz için de bir neden yoktur. Banka hesabınız elektrik faturaları ödediği sürece Noel lâmbaları iskeletinizi eğlendirmeye devam edebilir!
*
Bir de rahibe Teresa'nın Hindistan’la ilgili şu anısına bakalım. Sekiz çocuğuyla günlerdir aç durumdaki bir anneyi haber aldığında, Teresa, ona bir miktar pirinç götürür. Anne pirinci alır almaz ortadan kaybolur ve bir süre sonra döner. Nereye gittiği sorulduğunda da şunları söyler:
-"Pirincin yarısını komşuma götürdüm. Onlar da günlerdir bizim gibi aç."
İşin bir başka ilginç yönü ise, anne ile çocukların günlerdir sürüp giden açlıklarına rağmen, içinde bulundukları durumdur. Rahibe Teresa "Yüzlerinde açlık acısı vardı ama mutsuzluk veya üzüntü ifadesi görmedim." diyor. (Meraklısına not: Pirinci paylaşan aç ailelerden biri Hindu, diğeri Müslüman'dır.)
*
Gövdesi hamburger yağıyla şişmiş batı insanının yüzünde ise belki açlık acısı yok ama mutsuz ve huzursuz olduğunu bütün yüz hatları haykırıyor! Ancak buna karşılık, onların lâmbaları var. Ruhlarından sonra bedenleri de çürüyüp gitse, karşılarında aynı coşkuyla yanıp sönmeye devam eden Noel lâmbaları...
DÜŞÜNEN SÖZLER:
· Bir gün biri çıkıp; “Ey insanoğlu!” diye seslendiğinde kimse üstüne alınmayacak diye korkuyorum. İ. BERK
· Bir insan acı duyuyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyuyorsa insandır. TOLSTOY
· Bozulduğu zaman, insandan daha korkunç yaratık yoktur. SOPHOKLES
· Çağdaş insan zevke düşkün, korkak, şehvetli ve zorludur. Ne ahlak, ne estetik, ne de din anlayışı vardır. A. CARREL
· Dünya nüfusu arttıkça, insan sayısı azalıyor. C. PALAHNİUK
· Irk birbirimizden koparana, din bizi ayrıştırana, politika bizi bölene, para bizi sınıflandırana kadar hepimiz de insandık. S. ÇETİN