Başlığı görünce gülmeye başlamayın; “Her şeyin kokusunu duydum da zamanın kokusunu ilk defa duyuyorum.” diyerek bana pek de akıllı bakmayabilirsiniz.
Evet, koku sadece çürümüşlükle oluşan bir kavram değildir. Gerçek anlamda kullanılabildiği gibi mecaz (değişmeceli) anlamda da kullanılabilir. İşte buradaki kullanım da mecaz anlamdadır.
Tuzun koktuğu günümüzde zamanın kokusu çıkmış, çok mu acayip geliyor size?
Zaman, çok da gerçekçi bir kavram değil bana göre; bir sanal âlem. Ama zamanı somutlaştırmak ve hayatımıza katmak için saatlere, takvimlere bakarız. Oysa zaman; saatlere, takvimlere bağlı sadece rakamlardan ibaret değildir. Aslında duygularımızda, hislerimizde saklıdır.
Hayatta görüntüler bir zaman sonra bulanıklaşır, sesler duyulmadan unutulur. Ama kokular, belleğimizin en derin, en ısrarcı köşesinde saklı kalır. Çünkü koku, zamanın gizli bekçisi ve taşıyıcısıdır.
Bir sabah sokağa çıktığınızda, bir fırından yayılan ekmek kokusu burnunuza çarpar. O an sadece açlığınızı değil, çocukluğunuzu da hatırlarsınız; acısıyla tatlısıyla. Öğle vakti annenizin mutfakta, tandır başında, elleri una bulanmış hâli gözünüzün önüne gelir. Okuldan döndüğünüzde sofrada sizi bekleyen sıcacık ekmekler… Bir anda ekmeğin kokusu kaybolur, geçmiş burnunuzun ucunda canlanır.
İnsandaki kimi anılar görüntüyle gelir, kimisi sesle. Ama ciğerlerimize kazınan, bizi yıllar ötesine götüren şey kokudur. Çünkü koku, fark ettirmeden çalışan bir zaman makinesidir. Yıllar önce unutmaya çalıştığınız bir ayrılık, bir sokak köşesinde bir kadından gelen parfüm kokusuyla ansızın aklınıza gelir. Bu koku ile içinizden, “Bunca yıldır nerelerdesin?” diye sorar, iç geçirirsiniz. Oysa cevap basittir: Hep sendeydi. Sadece koku, duygularınızın gizli raflarından çıkarak sana hatırlattı.
Bir kütüphanede açtığınız sararmış bir kitabın kokusu, sizi babanızın odasına götürür. Raflarda dizili kitaplar, dantel örtülü masa, duvardaki eski takvim, sallanıp duran duvar saati…
Ya da yağmur sonrası yükselen toprak kokusu… Belki de çocukluğunuzda ıslanmış sokaklarda oynadığınız o günlerdir hatırladığınız.
Bir sınıfın kara tahtasına sinmiş tebeşir kokusunda gençliğimiz; bir hastane koridorunun keskin kokusunda endişemiz; yeni doğan bir bebeğin kokusunda umut saklıdır. Bir mezarlıkta açan çiçeklerin kokusunda ise hayatın kabullenişi vardır…
Bilim insanları da bunu doğrular: Koku hafızası, beynimizin en derin yerlerine kazınır. Bu yüzden kokular, diğer tüm anılardan daha inatçıdır.
Zamanı ölçmek için icat ettiklerimiz saatler ve takvimler, aslında sadece yüzeyde kalan; bizlerin kendimizi avuttuğumuz araçlardır. Gerçek zaman, çoğu kez burun deliklerimizden içimize çektiğimiz hava; gördüklerimiz, duyduklarımız ve iyi kötü yaşadıklarımızdır.
Yaşlandıkça bunu daha iyi anlarız. Bir çocuk için koku sadece bir andır; ama bir yetişkin için hem geçmiş hem bugündür. Belki de asıl yaşlanmak, artık yeni kokularla değil, sadece eski kokularla yaşamaktır.
“Bu koku bana annemi hatırlattı.”
“Bu koku bana gençliğimi getirdi.”
“Bu koku bana aşkımı hatırlattı.”
“Bu koku bana kötü günlerimi hatırlattı.”
gibi… Ama hiçbir zaman:
“Bu koku bana geleceğimi hatırlattı.”
diyemeyiz. Çünkü koku, daima geçmişten haber taşır.
Zaman gelecek; belki bir gün insanlık, fotoğraflarını, videolarını, eşyalarını sakladığı gibi zamanın ötesine geçerek kokuları da arşivleyecek. Niye olmasın ki? Zamanın hızla akması gibi teknoloji de hızla akıyor. O zaman belki, zamanı tutabilmenin bir yolunu bulmuş olacağız.
Çocukluğumuzdaki evin kokusu, annemizin mutfağında pişen böreğin kokusu, ilk gençliğimizde oturduğumuz parktaki çiçeklerin kokusu…
Hepsi yeniden hissedilmek üzere saklanacak.
Belki de zaman, burnumuzun ucunda gezip duran görünmez bir hatıradır. Ve biz, farkına varmadan her nefeste geçmişi yeniden içimize çekiyoruzdur.
Sahi…
Sizin zamanınız en çok hangi kokuda saklı?