İnsan, doğası gereği iki kola sahiptir. Rabbimiz, insana iki kolun yeteceğini bilerek yaratmıştır: biri tutmak, diğeri bırakmak için. Ama son yıllarda, fark etmeden insanoğlu; sınırları ve yaratılış kurallarını yok sayarak kendine üçüncü bir kol daha ekledi.
Şimdi merak ettiniz, değil mi?
Merak ederek, “Nedir bu üçüncü kol?” diye sormaktasınız. Aslında sorunun cevabı çok basit; ama bilirsiniz ki insanın en zorlandığı soru tipi de bu sorulardır.
Peki, gelelim “Sorumuza cevap verdiniz mi?” sorusuna. Bu soruyu ben size sorayım.
Hâlâ düşünmektesiniz; belki de çok yaklaştınız. Cevap dilinizin ucunda ama bir türlü bilemediniz.
Biraz daha ipucu vermek isterim: Aslında tam bir kol değil. Sonradan, dışarıdan monte edilen; ama hiçbir şekilde yanımızdan ayıramadığımız, adeta bir organımız gibi görev yapan; onsuz hayatın olmadığını düşündüğümüz… Vücudumuza eklemlenmiş, görünmeyen ama vazgeçilmez bir uzuv hâline geldi. Ne aklımızdan çıkıyor, ne cebimizde duruyor artık ne de elimizden düşüyor.
İşte bu son cümleyle cevabı bulmuşsunuzdur diye düşünüyorum.
Tamam, sizleri yormadan cevabı verelim artık: Cep telefonu.
Şimdi hatırlayabildiniz, değil mi?
Çok da zor değilmiş cevap.
Öyle bir kol oldu ki sabah uyanır uyanmaz, ilk refleksimiz olarak gözlerimizi açmadan telefon ekranına uzanıyoruz; geceleri uyumadan önce yaptığımız son şey yine o. Artık gün doğumu bile ekran ışığının arkasında; kuş sesleri değil, bildirim sesleri uyandırıyor bizi.
Eskiden zaman nasıl kullanılırsa kullanılsın, “zaman öldürmek” diye bir kavram vardı; şimdi ise üçüncü kol ile zaman bizi öldürüyor, biz fark etmeden.
Bir otobüs durağında bekleyen ya da herhangi on kişiye bakın; herkes üçüncü kol ile meşgul. Herkesin başı öne eğilmiş; gözler tek bir noktada, parmaklar hızla kaydırıyor. Birbirimize bakmayı unuttuk; konuşmayı unuttuk, dinlemeyi unuttuk; hatta bazen gülmeyi, bazen de hissetmeyi bile unuttuk. Sanki görünmez bir güç hepimizi aynı noktaya sabitlemiş.
Cep telefonları bize dünyayı ayaklarımızın önüne serdi; ama bir yandan da bizi dünyadan, fark ettirmeden, sessizce kopardı. Aynı masada oturup birbirine mesaj atan insanlar çoğaldı. Hatta aynı evde, aile fertleri birbirleriyle mesajlaşarak anlaştı. Göz göze gelmek yerine “görüldü” yazısını bekler olduk. Oysa bir insanın gözlerindeki ifade, hiçbir emojinin anlatamayacağı kadar gerçek ve sıcaktı.
Üçüncü kolun en tehlikeli yanı da şu: Kendimizi özgür sanıyor ve kalabalık sayıyoruz. Oysa önü aydınlık, arkası karanlık bir ekranın içinde sıkışmış bir hayat yaşıyoruz. Algoritmalar; ne görmemiz, ne okumamız, ne yememiz, ne zaman yatmamız gerektiğine karar veriyor; biz de bunu kendi seçimimiz sanıyoruz. Düşünmeden kaydırıyor, sorgulamadan tüketiyoruz.
Bir organ insanın gücüne güç katar; ama üçüncü kolumuz bizi güçlendirmedi. Aksine, bağımlı hâle getirdi; muhtaç hâle düşürdü. Eskiden telefonu unuttuğumuzda ya da bilerek bıraktığımızda “rahatladım” derdik; şimdi panik oluyoruz. Sanki bir parçamız eksilmiş, onsuz hayat yarım kalmış gibi.
Peki, çözüm?
Belli aralıklarla o üçüncü kolu kesip atmakta.
Yani telefonu bir kenara bırakıp gerçek dünyaya dönmekte… Bir çay içerken esen rüzgârın serinliğini hissederek sadece çayın tadına odaklanmakta; ayak ayak üstüne atarak bir dostla konuşurken ekranı değil, yüzünü izlemekte…
Çünkü insan, iki koluyla daha mutluydu. Biriyle hayatı tutuyor, diğeriyle anları biriktiriyordu. Üçüncü kol ise sadece zamanı çalıyor.
Ve belki de en büyük soru şu: Biz mi telefonu tutuyoruz, yoksa o mu bizi?