İnsan çağımızda en çok neyi kaybetti, biliyor musunuz?
“Yeter” diyebilme cesaretini.
Hayat kulağımıza sürekli aynı şeyi fısıldıyor:
Daha az çalış.
Daha çok kazan.
Daha çok tüket.
Daha çok gösteriş yap.
Modern dünyanın dili “daha fazlası” üzerine kuruldu ve öyle de devam ediyor. Yetinmek neredeyse insanlara başarısızlık gibi sunuluyor. Oysa bir ay geliyor ki Ramazan, bu “daha fazlası” gürültüsünün ortasında bir sükûnet çağrısı oluyor.
“Dur” diyerek önce, “Sahip olduklarına bak” diyor.
Oruç sadece mideyi değil, insanın birçok yönünü terbiye ederken en çok da hırsı terbiye eder. Gün boyu aç kalan insan aslında en çok neye aç olduğunu fark eder: Kontrolsüz isteklere mi, yoksa gerçek ihtiyaçlara mı? Gerçeğe mi, sanal âlemlere mi?
Kanaat, eksikle yetinmek değildir. Kanaat, sahip olduğunun farkına varmak ve şükretmektir.
İnsanın kendine “Bu bana kâfi” diyebilmesi en büyük özgürlüktür. Çünkü hırs, insanı sürekli eksik hissettirir ve yanlış yollara saptırır; kanaat ise kalbe “tamam” duygusunu, dolayısıyla huzuru ve mutluluğu yerleştirir.
İftar vakti beklenen o ilk yudum suyu düşünün. Gün boyu beklenmiş bir bardak su, en pahalı içecekten daha değerlidir. Çünkü nimeti büyüten şey onu çoğaltmak değil; yokluğunu, eksikliğini bilerek özlemektir. Niyet ve açlık, nimetin üzerindeki örtüyü kaldırır.
Ramazan’da sofralar belki sadeleşir ama bir masa etrafında toplanan kalpler genişler. Mide boşalırken kalp dolar. Tabaklar küçülürken şükürler büyür.
Kanaat eden insan daha az tüketir; dolayısıyla israfın ne demek olduğunu öğrenir ama daha çok huzur bulur. Daha az ister, fazlalığı çok görmez; ama daha çok şükreder. Çünkü artık mutluluğu çoğaltmakta değil, kıymet bilmekte arar.
Belki de Ramazan’ın bize en derin öğretisi şudur: Azla yetinmek değil, azda çokluğu görebilmektir.
Ve belki de gerçek zenginlik, daha fazlasına sahip olmakta değil;
“Yeter” diyebilmektedir.