Türkiye’de Cumhuriyet artık bir rejim değil, bir sabır testidir.
Kim ne kadar susacak, kim “aslında öyle demek istemediler” diyecek, kim yapılanı normalleştirecek… Devlet her gün bu sınavdan geçiyor ve her gün biraz daha sınıfta kalıyor.

Cumhuriyet bugün tankla, tüfekle yıkılmıyor. Buna gerek yok.
Atamalar yeterli.
Sessizlikler yeterli.
“Takdir ve tasarruf” denilen o sihirli tümce fazlasıyla yeterli.
Balta artık ormanda değil, bakanlık koridorlarında sallanıyor.

Mevcut iktidar, uzun süredir Cumhuriyet’i korunacak bir miras olarak değil, aşılması gereken bir engel olarak görüyor. Anayasa, bağlayıcı bir toplumsal sözleşme olmaktan çıktı; ihtiyaç hâlinde açılıp kapanan bir kullanım kılavuzuna dönüştü.

Hukuk mu?
Artık bir ilke değil, bir araç.

Adaletin gözü eskiden bağlıydı.
Şimdi bağlı değil; bilerek kısık.
Kime bakacağını, kime bakmayacağını gayet iyi biliyor.

Mahkemeler hak dağıtan yerler olmaktan çıktı; siyasi uyarı merkezleri gibi çalışıyor. Tutuklama istisna değil, refleks. Masumiyet karinesi ise vitrinlik bir kavram. İsteyen bakıyor, isteyen geçip gidiyor.

İddianameler artık delil metni değil, niyet belgesi.
Delil zayıfsa sorun yok; niyet sağlam.

Bu tabloya hâlâ “yargı bağımsızlığı” diyenler ya sözcüklerin anlamını unuttu ya da herkesin unuttuğunu sanıyor.

Burada adalet yok.
Burada ibretlik mesaj var.

Ülkenin içişleri politikası, o ülkenin hangi geçmişi sahiplendiğini gösterir. Bugün Türkiye’de iç güvenlik, anayasal sadakatle değil; ideolojik uyumla şekilleniyor. Devlet kadrolarında liyakat değil, semboller konuşuyor.

Sonuçta sahneye eski bir figür yeniden sürülüyor:
İskilipli Atıf.

Kurtuluş Savaşı’na karşı durmuş, Cumhuriyet’le kavgalı bir çizginin bugün “sessizce” parlatılması tesadüf değildir. Bu, çoğulculuk değil; rövanş siyasetidir.

Cumhuriyet’in düşmanlarını “tarihsel yorum farkı” diye sunmak masum değildir. Bu, devleti kuran iradeye bilinçli bir meydan okumadır. İç güvenlik, Cumhuriyet’le sorunu olan sembollere göz kırpıyorsa; orada güvenlik değil, tehdit vardır.

Siyasette ilke boldur.
Özellikle mikrofona konuşurken.

Devlet Bahçeli’nin bir gün Cumhuriyet’in kuruluş ilkelerini tartışmayı “ihanet” sayıp, iki gün sonra bu ilkeleri aşındıran tercihlere koşulsuz destek vermesi; çelişki değil, alışılmış bir teslimiyettir.

Cumhuriyet bu ülkede çoğu zaman sözle savunulmuş, icraatta yalnız bırakılmıştır. İlke tümceleri yüksek sesle söylenir, koltuklar sessizce korunur. Sonra dönülüp “biz de Cumhuriyetçiyiz” denir.

Evet, kâğıt üzerinde herkes Cumhuriyetçidir.

Bu tablonun iktidar kadar rahat bir ortağı daha vardır: etkisiz muhalefet. Cumhuriyet tehdit altındayken miting takvimi yapmak, yangın varken çiçek sulamaya benzer. Sorun sandık değildir; zemindir. Zemin çürükse, sandık da içine gömülür.

Sessizlik her zaman korku değildir.
Bazen alışkanlık, bazen konfor, bazen de “bana dokunmayan” rahatlığıdır.
Ama tarih, bu rahatlığı affetmez.

Cumhuriyet bugün bir gecede yıkılmıyor.
Her gün biraz daha altı oyuluyor.
Bir gün hukuk,
bir gün tarih,
bir gün kurumlar…

Şimdi herkes birbirine bakıp soruyor:
Daha ne olsun?”

Yanıt çok basit:
Bir şey daha olmasına gerek yok.
Çünkü balta artık sallanmıyor.
Saplanmış durumda.

Bugün yapılanın adı nettir:
Cumhuriyet’in direklerine balta vurulmaktadır.