Medeniyet, sadece taşla, toprakla, yüksek binalarla kurulmaz. Medeniyet; insanı insan yapan kıymetlerin, ahlâkın, adaletin, merhametin ve ortak hafızanın birikimidir. Bir millet, kendine ait olanı hatırladıkça büyür; köklerine döndükçe güçlenir. Ama unuttuğu her değer, aslında kaybettiği bir parçadır. Ve insan gibi milletler de, parçalandıkça küçülür.

Bugün karşımızda duran asıl mesele tam da budur: Hatırlamak mı, unutmak mı?

Ne var ki bizim insanımız, siyasetin sert rüzgârına kapıldığında çoğu zaman kendi hakikatinden uzaklaşıyor. Gündelik tartışmaların, tarafgirliğin ve kısa vadeli hesapların içinde, asırların birikimi olan o büyük medeniyet tasavvuru silikleşiyor. Bir zamanlar dünyaya yön vermiş bir millet, kendi aynasına bakmayı ihmal ediyor. Daha acısı, o aynaya baktığında gördüğü şeyle bağ kuramıyor; sanki o ihtişamlı geçmiş, kendisine değil de başkalarına aitmiş gibi davranıyor.

Oysa bir milletin en büyük gücü, geçmişiyle kurduğu sahici bağdır. Bu bağ koparsa, geriye sadece kalabalıklar kalır; ama o kalabalık bir millet etmez.

Şimdi kendimize dürüstçe sormamız gereken bir soru var:
Hangi yağmurda birlikte ıslanıyoruz biz?

Bu soru, sıradan bir mecaz değil; bir toplumun kaderini belirleyen temel bir ölçüdür. Çünkü bir millet, aynı göğün altında yaşamakla değil, aynı duyguyu paylaşabilmekle millet olur. Bizi yönetenlerle, aynı hayatın içinde miyiz gerçekten? Aynı yağmurda mı ıslanıyoruz, yoksa biri yağmurdan korunurken diğeri selin içinde mi sürükleniyor?

Bilmez miyiz, yoksa unuttuk mu: Birlik, aynı kaderi paylaşmaktan doğar. Aynı soğuğu hissetmeyenler, aynı sıcaklığa da inanmaz. Aynı acıyı yaşamayanlar, başkasının yükünü anlamaz.

Bu kopuşun en tehlikeli tarafı ise yavaş olmasıdır. Gürültüyle değil, sessizlikle ilerler. Önce dil değişir, sonra duygu, ardından değerler… Ve bir bakarsınız ki ortada hâlâ aynı kelimeler vardır ama içleri boşalmıştır.

Boş söz, sadece kulağı oyalayan bir uğultudur. Ama boş tencere öyle değildir. O, sadece mideyi değil; sabrı, güveni ve nihayetinde toplumsal yapıyı aşındırır. Uzayan ekonomik sıkıntılar, görmezden gelinen adaletsizlikler ve hissedilmeyen eşitsizlikler; zamanla sadece bireyi değil, kurumları da yıpratır. Devlet dediğimiz yapı, soyut bir güç değil; bu değerlerin ayakta tuttuğu bir dengedir. O denge bozulduğunda çürüme de kaçınılmaz olur.

Ve unutulmamalıdır: Silikleştirilmiş bir toplum, direnç gösteremez. Karakteri aşındırılmış bireyler, mücadele edemez. Kökü zayıflatılmış bir ağaç nasıl ilk fırtınada devrilirse, kendi hakikatinden koparılmış bir toplum da ilk sarsıntıda çözülür.

İnsan da böyledir. Kendi gerçeğinden uzaklaştıkça gücünü kaybeder. Ne için yaşadığını, neye inandığını, neyi savunduğunu unutan bir insan; rüzgârın önünde savrulan bir yaprağa döner. Aynı şey milletler için de geçerlidir.

Ve işte en büyük tehlike tam burada başlar:
Bir ülke, kendisi olmaktan vazgeçtiğinde…

Bu vazgeçiş, bir anda olmaz. Yavaş yavaş, fark edilmeden, çoğu zaman alkışlar arasında gerçekleşir. Ama sonuç değişmez: Kimliğini yitiren bir toplum, ne geçmişini taşıyabilir ne de geleceğini kurabilir.

Belki de yeniden başlamanın yolu, çok basit ama çok zor bir sorudan geçiyor:
Aynı yağmurda ıslanmayı yeniden öğrenebilecek miyiz?