Türkiye bugün basit bir iktidar tartışmasının ötesinde, tarihsel bir yol ayrımındadır. Bir yanda iki yüz yıla yaklaşan aydınlanma, modernleşme ve Cumhuriyet birikimi; diğer yanda ise aklı, bilimi ve toplumsal ilerlemeyi tehdit olarak gören siyasal bir karanlık durmaktadır. Bu gerilim geçici değildir; ülkenin geleceğini belirleyecek yapısal bir çatışmayı ifade etmektedir.

Son yirmi yılı aşkın sürede Cumhuriyetin kurucu değerleri sistemli biçimde aşındırıldı. Laiklik içi boşaltılmış bir kavrama dönüştürüldü, hukuk devleti yerini keyfiliğe bıraktı, kuvvetler ayrılığı fiilen ortadan kaldırıldı. Eğitim sistemi dinselleştirildi, bilimsel düşünce geri plana itildi. Devlet aygıtı cemaat ve tarikat ilişkileriyle kuşatıldı. Ancak bütün bu tahribata rağmen siyasal İslamcılar, hedefledikleri rejimi kalıcı biçimde kuramadılar. Cumhuriyeti zayıflattılar; fakat yerine geçecek meşru, sağlam ve geri dönüşü kapatan bir düzen inşa edemediler, hâlâ da edemiyorlar.

Bu durum yalnızca bir yönetim zaafı değildir. Siyasal İslamcılığın Türkiye’de tarihsel ve kültürel olarak derin kökleri yoktur. Osmanlı’nın kentli İslam geleneğiyle, Anadolu’nun halkçı dini anlayışıyla ve Cumhuriyetin yurttaşlık düşüncesiyle bağdaşmamaktadır. Daha çok soğuk savaş döneminde, emperyalist merkezlerin antikomünist stratejileri doğrultusunda desteklenmiş, ideolojik olarak şekillendirilmiş bir çizgidir. Bu nedenle “yerli ve milli” iddiaları büyük ölçüde sözde kalmaktadır. Zihniyet ithaldir; toplumsal sahiplenilirliği sınırlıdır.

Bu köksüzlük, siyasal İslamcılığın her kriz anında daha sert ve daha dogmatik bir hatta savrulmasına yol açmaktadır. İnancı bilginin, itaati aklın yerine koyan bu anlayış, toplumsal örgütlenmenin merkezine dogmayı yerleştiriyor. Yirmi birinci yüzyılda bu zihniyetin üretebildiği modeller bellidir: Taliban benzeri rejimler, mezhepçi yapılar ve şiddeti meşru sayan siyasal düzenler. Türkiye’deki siyasal İslamcı çizgi de bu evrensel çıkmazın dışında değildir.

Türkiye’yi kritik kılan ise bu karanlık yönelimin, iki yüz yıllık modernleşme ve yüz yıllık Cumhuriyet birikimine rağmen kesin sonuç alamamış olmasıdır. Bu ülke meclisi, seçimi, yurttaşlığı, kadın haklarını ve laikliği deneyimlemiş, büyük ölçüde içselleştirmiştir. Tüm eksikliklerine karşın burjuva demokratik devrimini gerçekleştirmiştir. Bu nedenle Türkiye, uzun yıllar boyunca İslam dünyası için bir istisna ve rol model olmuştur. Bugün yaşanan kriz, yalnızca Türkiye’nin değil, bölgenin de yönsüz kalması anlamına gelmektedir.

Siyasal İslamcıların asıl açmazı da burada ortaya çıkmaktadır. Devletin önemli bir bölümüne hâkimdirler; ancak toplumu teslim alamamışlardır. Bütün baskılara, yoksullaştırmaya ve kültürel kuşatmaya rağmen toplumun geniş bir kesimi bu ideolojiye rıza göstermemektedir. Bu direnç, 1908 Hürriyet Devrimi’nden 1923 Cumhuriyet Devrimi’ne uzanan aydınlanma damarının hâlâ canlı, diri ve dinamik olduğunun açık göstergesidir.

Bu tablo onları paniğe sürüklemektedir. Yirmi yılı aşkın süre, Cumhuriyetin ekonomik ve kurumsal birikimleri yağmalanarak geçirilmiş, yandaş bir sermaye sınıfı yaratılmaya çalışılmıştır. Ne var ki kalıcı bir toplumsal rıza üretilememiştir. Ekonomik kriz derinleşmiş, yoksulluk kitleselleşmiş, toplumsal çözülme hızlanmıştır. Bu durum artık yalnızca bir yönetim sorunu değil, ülkenin geleceğini tehdit eden yapısal bir kriz hâlini almıştır.

Bu nedenle, iktidarın siyasal ömrünü uzatmak için baskı ve zor aygıtlarına daha fazla yaslanılmaktadır. Cumhuriyetçi, laik ve demokratik muhalefet hedef alınmaktadır. Özellikle CHP’ye yönelik saldırıların kesintisiz sürmesinin nedeni açıktır: Bugün siyasal düzlemde ayakta kalan son Cumhuriyet kurumu CHP’dir. Bu engel ortadan kaldırılırsa, karanlığın önünde ciddi bir bariyer kalmayacaktır.

Tehlike büyüktür. Toplumsal rıza üretme kapasitesini yitiren bir iktidar, şiddeti tek seçenek olarak görmeye başlar. Türkiye, aydınlanma ile karanlık arasındaki bu tarihsel eşikte hâlâ son sözünü söylememiştir. Cumhuriyetin birikimi küçümsenirse karanlık cesaret bulur; sahiplenilirse, geleceği yeniden kurmak bir hayal olmaktan çıkar.