Bir ülkeyi anlamak için anayasası yerine:
Bir ağaca nasıl davrandığına,
Bir de o ağacı savunan insanlarına bakın yeter…

İşte memleketin kısa özeti budur.

Akbelen’de ağaçlar kesiliyor.
Fakat asıl kesilen orman değildir. Bir ülkenin hafızasıdır, geleceğidir, nefesidir.
Ve her zamanki gibi doğa konuşamadığı için yerine bir insan konuşuyor.

Adı Esra Işık.

25 yaşında bir genç kadın, devletin dev kepçelerini buldu karşısında.
Elinde ne ihale var, ne şirket gücü, ne televizyon kanalı.
Sadece bir tümcesi var.

“Bu orman bizim.”

Memlekette en tehlikeli tümcelerden biri.

Zira olay “bizim” dediğiniz anda başlıyor.
Çünkü bazı şeyler uzun zamandır “bizim” değil zaten.

Bir ülkede ağaç kesmek normal.
Ama ağacı savunmak şüpheli.

Kepçe çalışırsa kalkınma oluyor.
İnsan konuşunca provokasyon.

Motorlu testere ekonomik büyümenin sesi, Fakat genç bir kadının sesi kamu düzenini bozuyor.

Mantık basit: Ağaç sessiz, insan daha da sessiz olsun isteniyor.

İkizköy’de insanlar yıllardır nöbet tutuyor. Sabah çayını zeytin ağacının altında içip akşam aynı ağacı koruyarak uyuyan insanlar var bu ülkede.

Karşılarında doğa değil, bilanço var.
Toprak değil, yatırım planı.
Gökyüzü değil, ruhsat dosyası.

Zeytin ağacı yüzlerce yıl yaşar. Fakat üç günlük ihale süreci daha değerli.

Zeytin ilginç bir ağaçtır.
Sabırlıdır.

Yavaş büyür.
Kökleri derine gider.

Tam da bu nedenle modern dünyaya uymaz.

Bugünün düzeni hızlı seviyor.
Hızlı kazanç, hızlı tüketim, hızlı unutma.

Zeytin ise anımsatır.
Geçmişi anımsatır.
Toprağın sahibi insandan öte zamandır.

Belki de bu yüzden rahatsız edicidir.

Esra tutuklandı.

Çünkü bazen bir ülke sorunu çözemez;
sorunu anımsatanı ortadan kaldırır.

Bir kişi konuşursa ikinci kişi cesaret bulur.
İkinci konuşursa üçüncü gelir.
Sonra insanlar “neden?” diye sormaya başlar.

İşte asıl tehlike buradadır.

Sorular. Zeytinlikleri korumak için yasalar var.
Sonra o yasaları aşmak için yeni yasalar yapılıyor.
Sonra doğa korunuyor diye açıklama yapılıyor.

Yani ağaçlar kesiliyor fakat çevre korunuyormuş.

İşin en tuhaf yanı şudur:

Doğa hiçbir zaman acele etmez.
Ama onu yok edenler hep acelecidir.

Bir ormanın büyümesi elli yıl sürer.
Yok edilmesi üç gün.

Bir insanın vicdanının oluşması yıllar alır.
Kaybolması tek bir imza.

Bugün Esra’yı konuşuyoruz.
Yarın başka bir isim olacaktır.

Zira mesele kişiler değil.
Mesele, doğayı savunan herkesin aynı hikâyeye yazılması.

Bu ülkede bazen suç sadece sevmek olabiliyor.

Toprağını, suyunu, havanı, geleceği sevmek gibi.

Garip bir çağdayız.

Ağaç kök salmak ister,
insan yerinden edilir.

Zeytin dalı barışı simgeler deriz,
ama barış isteyenler gözaltına alınır.

Sonra televizyonlarda “doğa hassasiyetimiz yüksek” denir.

Elbette yüksek.
O kadar yüksek ki yere değmesine izin verilmiyor.

Ama tarih tuhaf bir öğretmendir.

Bir zamanlar sürgün edilenler bu ülkenin vicdanı oldu.
Susturulanlar yarının sesi oldu.
Yok sayılanlar anımsandı.

Çünkü gerçek basittir:

Ormanlar kesildiğinde sadece ağaçlar devrilmez.
Bir toplumun aynası kırılır.

O aynaya bakmaya cesaret eden herkes,
bir gün mutlaka “rahatsız edici” bulunur.

Esra özgür bırakılmalı.

Fakat asıl soru şudur:

Esra serbest kalırsa:
Bir ülkenin vicdanı kısa süreliğine nefes alır?

Bir yerde hâlâ zeytin ağaçları varsa,
orada umut tamamen tutuklanmamış demektir.

Ve bir ülkede umut henüz tutuklanmadıysa,
o ülkenin hikâyesi henüz bitmemiştir.