Dünya değişiyor diyorlar. Evet, değişiyor. Fakat bazı şeyler hiç değişmiyor. Güç ilişkileri, bağımlılık zincirleri ve o zincirlerin içinde kendine yer bulan siyaset anlayışı…

Bir ülke düşünün. Kendi coğrafyasının ağırlığını taşıyamayan, ama başkalarının yükünü omuzlamaya hevesli bir ülke. Kendi sınırlarında terörle boğuşurken, binlerce kilometre ötede “küresel görevler” üstlenen bir siyaset…

Sormak gerekiyor: Bu bir dış politika mı, yoksa bir yön tayin edememe hâli mi?

Bir zamanlar “stratejik ortaklık” denirdi. Şimdi adı daha süslü: “küresel işbirliği”, “çok taraflı diplomasi”, “bölgesel denge”…

Peki perde arkasında değişen ne?

Büyük güçler yine sahnede. Roller yine dağıtılıyor. Ve bazı ülkeler, kendilerine biçilen rolü sorgulamadan oynuyor.

Türkiye bu oyunun tam ortasında.

Bir bakıyorsunuz, bir gün sert çıkışlar. Ertesi gün diplomatik yumuşamalar. Bir gün meydanlarda yüksek perdeden konuşmalar. Ertesi gün kapalı kapılar ardında verilen tavizler…

Bu zikzaklar siyasetin doğası mı, yoksa bir yön bulamamanın işareti mi?

Yakın tarihe bakalım. Ortadoğu’da bitmeyen hesaplaşmalar. Suriye’den Irak’a, Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya uzanan bir gerilim hattı…

Türkiye bu hattın neresinde?

Kendi iradesiyle mi hareket ediyor, yoksa küresel planların bir parçası mı?

Bir gün bir güçle yakınlaşıyor. Ertesi gün başka bir gücün beklentilerine göre pozisyon alıyor…

Bu bir denge siyaseti midir, yoksa savrulma mı?

Daha da çarpıcı olan ise: İç politikada kullanılan dil ile dış politikada atılan adımlar arasındaki uçurum…

Meydanlarda “bağımsızlık” vurgusu. Ama masalarda bağımlılık kokan anlaşmalar…

Sert söylemler. Yumuşak teslimiyetler…

Bu bir çelişki veya üslup sorunu değil. Zihniyet sorunudur.

Peki ya halk?

Her zaman olduğu gibi, olan biteni izleyen, sonuçlarına katlanan, ama karar süreçlerinden uzak tutulan geniş kitleler…

Ekonomik sıkıntılar, artan hayat pahalılığı, derinleşen eşitsizlikler…

Bütün bunlar, dış politikadaki tercihlerden bağımsız mı?

Asla değil.

Zira bağımlı bir dış politika, bağımlı bir ekonomi yaratır. Bağımlı bir ekonomi ise bağımsız bir toplum kuramaz.

Asıl soru: Türkiye nereye gidiyor? Cumhuriyetin kuruluş felsefesi neydi?
Tam bağımsızlık…

Sadece askeri değil,
Siyasi…
Ekonomik…
Kültürel bağımsızlık…

Bugün bu kavramların içi ne kadar dolu?

Eğer ülkemiz, kararlarını kendi çıkarlarına göre değil de başkalarının beklentilerine göre şekillendiriyorsa. Eğer söylem ile eylem arasındaki mesafe her geçen gün açılıyorsa. Eğer “yerel irade”, “küresel baskı” karşısında geri adım atıyorsa…

O zaman durup düşünelim.

Tarih, benzer dönemleri çok gördü. Kimi zaman açık işgallerle. Kimi zaman görünmeyen bağlarla. Fakat sonuç hep aynı oldu: Kendi iradesini yitirenler, başkalarının kaderini yaşamaya mahkûm kaldı.

Türkiye’nin önünde hâlâ bir seçenek var: Kendi yolunu çizmek…

Kolay mı?
Hayır.

Gerekli mi?
Kesinlikle.

Çünkü mesele sadece bugünün siyaseti değil. Bir ülkenin geleceği.

Unutmayalım: Küresel efendiler her zaman vardır. Ama yerel itaat, tarihsel bir yazgı değil, siyasal bir tercihtir.