Türkiye’yi anlamaya çalışan her metin, farkında olsun ya da olmasın, bir duygunun içinden konuşur.
Kimi metinler kızgınlığı ifade eder, kimileri ise yön arar.
Zülfü Livaneli’nin son yıllarda sıkça paylaşılan yaklaşımı, bu ülkenin yaşadığı siyasal ve kültürel çözülmeye duyulan derin bir öfkenin ifadesidir. Livaneli, sorunu bir lider meselesi olarak değil, o lideri tekrar tekrar iktidara taşıyan toplumsal zemin üzerinden tarif eder. Bu teşhis, ilk bakışta son derece yerindedir: Bir lider gider, ama onu mümkün kılan zemin yerinde duruyorsa, tarih kendini yeniden üretir.
Ancak burada durup şu soruyu sormak gerekir:
Bir toplumu öfkeyle tarif ederek, o toplumdan bir çıkış üretmek mümkün müdür?
Livaneli’nin dili serttir. Seçmenin önemli bir bölümünü “lumpenleşmiş”, estetikten, ahlaktan ve merhametten kopmuş bir kitle olarak tanımlar. Arabeskleşmeden mimariye, şiddetten kentleşmeye uzanan bir hoyratlaşma tablosu çizer. Bu tablo yabancı değildir. Hepimizin gündelik hayatta gözlemlediği, rahatsız olduğu gerçekliklere temas eder.
Ama tam da bu noktada, eleştirinin kendisi bir probleme dönüşür.
Çünkü bu dil, seçmeni bir özne olarak değil, bir bozulma nesnesi olarak görür.
“Neden böyle oldu?” sorusu yerini, “zaten böyleler” yargısına bırakır.
Bu yaklaşım ahlaki bir rahatlama sağlar. Okuyanı doğru tarafta konumlandırır. Ama siyaseten sonuç üretmez. Hatta çoğu zaman, eleştirdiği yapıyı daha da tahkim eder. Çünkü dışlanan, hor görülen, insanlıktan düşürülen kimlik, savunma refleksiyle daha sıkı kenetlenir.
Türkiye’de yıllardır gördüğümüz döngü tam da budur.
Buna karşılık, kimlik temelli siyaseti “pergel” metaforuyla açıklayan yaklaşımım, başka bir yerden konuşur. Burada seçmen suçlanmaz; davranışı açıklanır. Sorunun merkezine ahlaki çürüme değil, kimlik korkusu ve aidiyet ihtiyacı yerleştirilir.
Seçmen, kötü yönetime rağmen aynı tercihi yapıyorsa, bu körlükten değil; kendini güvende hissettiği tek limanı terk edememesindendir. Kimlik, bu ülkede ekonomiden daha güçlü bir siyasal belirleyicidir. Çünkü mesele çoğu zaman geçim değil, varoluş meselesi gibi yaşanır.
Bu yaklaşım konforlu değildir. Çünkü suçlu arama kolaycılığını reddeder. Ama tam da bu yüzden siyaset üretmeye elverişlidir.
Burada denilen şudur:
Pergeli kırmayalım.
Çünkü kırılan pergel daire çizmez.
Merkezini değiştirelim.
Yani kimlikleri inkâr etmeden, ama siyasetin tek ekseni olmaktan çıkararak; daha üst bir ortaklıkta buluşmayı deneyelim. Hukukun herkes için eşit işlemesi, emeğin karşılık bulması, çocukların geleceğinin kimlik savaşlarına kurban edilmemesi gibi somut talepler etrafında yeni bir merkez inşa edelim.
Öfke dili, mevcut iktidarı ahlaken mahkûm eder. Ama onu besleyen zemini dönüştürmez.
Yön arayışı dili ise yavaştır, sabır ister, yanlış anlaşılma riskini göze alır. Ama tek bir ihtimali canlı tutar: kimliklerin üzerinde bir ortak gelecek.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, kimin daha ahlaklı olduğuna dair bir yarış değildir.
İhtiyaç duyulan şey, hangi merkezin bu ülkeyi ayakta tutabileceğine dair ortak bir akıldır.
Liderler gelir geçer. Öfkeler büyür, diner.
Ama yön duygusunu kaybetmiş bir toplum, en parlak liderlerle bile yolunu bulamaz.
Asıl soru şudur: Bu ülkeyi anlamak mı istiyoruz, yoksa ona kızarak kendimizi mi rahatlatıyoruz?
Cevap, hangi dili seçeceğimizi de belirleyecek.