Tarih, bazı coğrafyaları bir toprak parçası olarak değil, kaderin düğüm noktası olarak yazar. Anadolu böyle bir coğrafyadır. Üzerinden geçen her güç, sadece toprağı değil; o toprağın dengesini ve geleceğini hedef alır.”

Bugün Ortadoğu’da yaşananlar, rastlantıların değil; uzun yıllara yayılan bir aklın ürünüdür. Afganistan’dan Irak’a, Suriye’den Libya’ya uzanan savaş hattı, tesadüfi değil, planlı bir ilerleyiştir. Her müdahale, bir sonrakinin gerekçesini üretmiş, her yıkım, yeni bir haritanın taslağını beslemiştir.

Bu sürecin en dikkat çekici yanı ise düşmanlıkların bile yer yer birer araç hâline gelmesidir. Dün birbirine karşı konumlanan aktörlerin, bugün aynı masa etrafında buluşabilmesi; ideolojilerin değil çıkarların belirleyici olduğunu açıkça gösteriyor. Çünkü emperyal akıl için önemli olan, kimin haklı olduğu değil, kimin işe yaradığıdır.

Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesine yönelik planlar, artık gizlenme gereği bile duymuyor. Parçalanmış devletler, zayıflatılmış yönetimler ve kimlikler üzerinden yürütülen siyaset, bölgeyi kalıcı bir istikrarsızlığa mahkûm ediyor. Bu istikrarsızlık ise dış müdahaleyi meşrulaştıran en güçlü gerekçeye dönüşüyor.

Bu nedenle Türkiye, yalnızca bir komşu ülke değil; planın merkezinde yer alan bir hedef hâline geliyor.

Zira Türkiye, jeopolitik konumuyla sadece bir köprü değil, aynı zamanda bir eşiktir. Doğu ile Batı, kuzey ile güney arasındaki geçiş hattıdır. Bu nedenle Türkiye’nin zayıflaması, yalnızca bir ülkenin değil; bir bölgesel direncin kırılması anlamına gelir.

Bugün Suriye ve Irak’ta yaşanan gelişmeler, sınırların yalnızca haritalarda değişmediğini gösteriyor. Demografik yapılar, siyasal dengeler ve güvenlik hatları yeniden kurgulanıyor. Bu kurgunun en kritik başlıklarından biri ise, bölgeyi etnik ve mezhepsel fay hatları üzerinden bölme stratejisidir.

Bu stratejinin Türkiye’ye uzanan boyutu ise görmezden gelinemeyecek kadar açıktır.

Zira mesele sadece bir sınır güvenliği meselesi değildir. Mesele, Türkiye’nin iç dengelerini etkileyecek bir dönüşümün zeminini hazırlamaktır. Dışarıda kurulan her denklem, içeride bir karşılık bulmayı hedefler. Bu nedenle Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tablo, klasik bir dış politika sorunu olmanın çok daha ötesindedir.

En büyük tehlike, bu büyük oyunun parçası hâline gelmektir.

Tarihte bunun örnekleri çoktur. Büyük güçlerin çizdiği senaryolarda rol alan ülkeler, kısa vadeli kazançlar uğruna uzun vadeli kayıplara sürüklenmiştir. Oysa bağımsızlık, yalnızca sınırları korumakla değil; aklı, iradeyi ve yönü korumakla olasıdır.

Türkiye’nin önünde iki seçenek var: Ya bu büyük oyunun figüranı olmak…
Ya da kendi oyununu kurmaktır.

Bu noktada en büyük güç, askeri ya da ekonomik kapasiteden önce, olayları doğru okuma yeteneğidir. Çünkü yanlış teşhis, en güçlü bünyeyi bile çökertir. Doğru teşhis ise en zor şartlarda bile çıkış yolu üretir.

Unutulmasın ki, haritalar masada çizilir; ama kader sahada belirlenir. Türkiye’nin kaderi ise başkalarının masasında değil, kendi iradesinde yazılacaktır.

Tarih bir kez daha soracaktır: Bu topraklar, kendisine biçilen rolü mü oynayacak…
Yoksa kendi kaderini, kendi iradesiyle yeniden mi yazacaktır?