“Türkçe sözlü hafif batı müziği” ve/veya “Türkçe sözlü hafif müzik” 1960’lı yıllardan başlayarak batıda, “pop müzik” olarak bilinen şarkılara Türkçe söz yazılmasıyla oluşan müzik türüdür. Anlatımın dört kelimeden oluşması sebebiyle zaman içinde “ Türkçe pop” veya “pop müzik” ifadesi kullanılmaya başlanmıştır.

Ancak, Türk müzik tarihinde Türkçe söz yazılan ilk müzik “Kâtibim” adı ile de bilinen “Üsküdar’a giderken aldı da bir yağmur” dizesiyle başlayan ve kaynaklarda İstanbul türküsü olarak bildirilen parçadır. “Bir Türkünün hikâyesi: Kâtibim” adlı yazımda bu parçanın hikâyesini anlatmıştım.

Bir anlamda Türk müziğinde üzerine söz yazılan ilk ezgi Kâtibim adlı parçadır. Bu yazımda “Ada sahillerinde bekliyorum” adlı Hicaz makamındaki şarkının hikâyesini sizlerle paylaşacağım. Bu şarkı şu andaki araştırmalarıma göre üzerine söz yazılan ikinci Türk müziği ezgisidir.

“Ada sahillerinde bekliyorum” adlı şarkının ezgisi aslında çok meşhur bir Arap şarkısına aittir. (İstanbul’un 100 Şarkısı, Mehmet Güntekin, İstanbul’un Yüzleri Serisi 34, sf. 3) Bu ezgi İstanbul halkı tarafından öylesine benimsenir ki yaşanmış bir aşkın hikâyesi, İstanbul’un anonim zevkiyle şiirleştirilmiş ve Necmi Rıza Ahıskan’ın (1914 – 18 Ocak 1994, İstanbul) sesiyle adeta yeniden vücut bulmuştur.

“Ada sahillerinde bekliyorum” şarkısının hikâyesi

Soğuk bir kış günü, Ada sahillerini adeta beyazlaşmış dalgalar dövüyordu. Taşlara çarpan her su zerresi sanki kayaları oyacakmış gibi şiddetliydi. Ortalıkta dalgaların sesinden başka çıt yoktu. İskelenin yanından yukarı doğru yürüyoruz. Etrafta hiç kimse yok. Zaten bu dondurucu soğukta kim dışarı çıkabilir? Biraz ileride bacasından koyu dumanlar çıkan barakamsı bir yer gözümüze çarpıyor. Burası balıkçı kahvesi. Kışın adada kalan balıkçılar soğuk günleri Hüseyin Efendi’nin kahvesinde geçirir. Kimisi iskambil, kimisi tavla oynar, kimisi de yaz hatıralarını anlatarak soğuk günleri ısıtmaya çalışırlar.

Kahvenin dip tarafında yanan sac sobanın etrafında toplanırlar. Bilhassa adanın en ihtiyar balıkçısı Yakup Ağa’nın eski zaman hatıraları en cazip sohbetlerdendir.

Sobanın yanına yaklaşıyoruz. İşte yine Yakup Ağa eski günlerden birini yâd ediyor.

“Ah, eski günler nerede? Şu Ada’nın da tadı tuzu kalmadı hani. Hey gidi günler hey. Bizim zamanımızdaki aşna fişnenin de bir zevki vardı. Şimdi bakıyorum da beyaz çarşaflı, eli şemsiyeli hanımlardan Ada sokakları geçilmiyor. Tabii bu kadın bolluğundaki aşna fişnenin de tadı olmaz.”

Genç bir balıkçı, sırtındaki muşambaya be4nzer gocuğu tahta ranzanın üzerine bırakırken, “Öyle diyorsun baba, ama şimdi de yapamayan yapamıyor. Bizim beyin kızlarını sen hiç sokakta gördün mü? Doğrusu çok ehl-i namusturlar. Haremden dışarı bile çıkmazlar.

“İlahi Ahmet, sen de çok safsın hani. Sizin küçük hanımla Münip Cemal Bey’in aşklarını bir sağır sultan duymadı yahu…”

“Hadi hadi, onlar hep iftiradır.”

Yakup Ağa cebinden çıkarttığı kalın teneke tabakadan inci bir sigara sarıp tellendirdikten sonra…

“Ahmet’in hakkı var. Sabri Bey’in kızlarını herkes Ada’da methediyor. Kızlarım olsunlar. Ben de en ufak bir yanlış hareketlerini görmedim.”

Bu sırada kapı büyük bir gıcırtıyla açılıyor. İçeri şiddetli bir rüzgârla beraber uzun boylu, esmer bir delikanlı giriyor. Kahvedekilerin hepsi merakla gözlerini bu gencin üzerine çeviriyor. Bu gelen Adalıların hepsinin tanıdığı Münip Cemal Bey’dir. Hemen hemen Ada’nın en yakışıklı delikanlısıdır. Yaz kış Ada’da kalıyor. Zengin bir ailenin tek oğlu. Biraz rahatsız olduğu için ailesi onu yaz kış Ada’da bırakıyor.

Kahvedekilerden birkaçı Münip Cemal’i görünce ayağa kalkıyor. Yakup Ağa genci yanına buyur ediyor.

“Buyur Münip Cemal Bey. Hoş geldin, safalar getirdin.”

“Hoş bulduk Yakup Ağa.”

“Bugünkü hava nasıl evlat?”

“Doğrusunu istersen böylesini hiç görmemiştim. Allah denizdekilerin yardımcısı olsun.”

“Evvelki gün, bizim küçük Mustafa tam Karaburun açıklarındaki fırtınaya tutulmuş. Zorlukla karşıya geçebilmiş. Kan ter içinde geldi yavrucak. Bir tütün tellendirmez misin evlat?”

“Eyvallah Yakup Ağa. Yahu kaç gündür balık da yiyemez olduk!”

“Eeee! Ne yaparsın, havalara baksana.”

“Şu havalar düzelse de bir balığa çıksak. Yakup Ağa senin iki çifteyi tamir ettirebildin mi?”

“Ne gezer evlat. Omurga olduğu gibi kırılmış. Yapamadık gitti.”

“İstanbul’dan da haber gelmedi.”

“Posta işlemiyor ki, bu dalgaya gemi mi dayanır? Ne o, bir haber mi bekliyordun?”

“Yo! Hani çoktandır valideyle pederden bir ses çıkmadı da…”

(SÜRECEK)