“Allahu Ekber…”

Bu söz sadece bir cümle değildir.
Bir hatırlayıştır.
Bir kabulleniştir.
Bir duruştur.
Bir teslimiyettir.

Tekbir; insanın küçüklüğünü, Rabb’inin büyüklüğünü idrak ettiği andır. Dünya gözümüzde büyüdükçe, sorunlar dağ gibi arttıkça, nefsimiz kabardıkça “Allahu Ekber…” tekbiri gelir ve içimizdeki dengeyi yeniden kurar. “En büyük O’dur” dediğimizde; insanlar küçülür, makamlar küçülür, para küçülür, korkular küçülür; var olan her şey küçülür. İnsanı ezen her şey, o sözün gölgesinde yerini bulur.

Tekbir bir bayram sabahıdır.
Camiden yükselen seslerin göğe karıştığı o an… Çocukların yeni ayakkabılarıyla yaşadığı sevinç, gençlerin hayalleri, anne ve babaların mutluluğu, yaşlıların gözlerindeki hüzünle karışır. Herkes aynı kelimeyi söyler ama herkesin içinde başka bir hikâye vardır. Yine de tek bir hakikat etrafında birleşilir: Büyüklük yalnızca Allah’a aittir.

Tekbir bir diriliştir.
İnsanın içindeki putların ve yanlışların kırıldığı andır. Kimi zaman kibir, kimi zaman hırs, kimi zaman korku… Hepsini tek tek indirir gönül tahtından. Çünkü tekbir sadece dille değil, kalple söylenirse anlam bulur.

Bir kurban kesilirken yükselen tekbir, aslında insanın kendi nefsini terbiye edişidir. Bir namazın başlangıcında alınan tekbir, dünya ile aramıza çekilen ince bir çizgidir. “Allahu Ekber” dediğimizde arkamızda kalan her şey susar; önümüzde sadece O kalır.

Tekbir bir çağrıdır.

“Unutma” der.
“Unutturma” der.
“Yoldan sapma” der.
“Helali haramdan ayır” der.
“Büyüğünü, küçüğünü bil” der.
“Saygıda kusur etme” der.
“Büyüklük taslama” der…
Ve “İnsan büyüdükçe değil, eğildikçe yücelir” diye öğretir.

Bugün hayatın telaşı içinde kaybolduğumuz her an bir tekbire ihtiyacımız var. İçimizden, sessizce… Kimse duymasa da olur. Çünkü tekbir en çok kalpte yankılandığında güzeldir.

“Allahu Ekber…”

Bir söz değil;
Bir istikamettir.