Yıl 1986...
Gençlik yıllarım. Kanımızın deli aktığı, hayallerimizin sınır tanımadığı yıllar...
Üniversite sınavına yeni girmişim. Aylar süren hazırlıkların, deneme sınavlarının, uykusuz gecelerin ardından nihayet o büyük gün geride kalmıştı. Omuzlarımızdaki yük hafiflemiş, geleceğe dair umutlarımız biraz daha büyümüştü. Daha sonuçlar açıklanmadan bile kendi kendime hayaller kurmaya başlamıştım.
O yıllarda bugünkü gibi cep telefonları, internet ve sosyal medya yoktu. Hayat; gazete, radyo, pikap, siyah-beyaz televizyon ve arkadaş sohbetlerinden ibaretti. Eğlence seçenekleri sınırlıydı belki ama heyecanlarımız daha ortak, mutluluklarımız daha samimiydi.
O akşam yapılacak en güzel şeylerden biri televizyonun karşısına geçip Dünya Kupası'nı izlemekti.
Akşam oldu.
Evde herkes ekranın başına toplandı. Dünya Kupası çeyrek finalinde Arjantin ile İngiltere karşı karşıya geliyordu. Daha ilk dakikalardan itibaren maçın sıradan bir futbol karşılaşması olmadığı hissediliyordu. Bu, milyonların nefesini tutarak takip ettiği büyük bir mücadeleydi.
Dakikalar ilerledi.
Ve bir anda futbol tarihinin en çok konuşulan anlarından biri yaşandı.
Top ceza sahasına doğru yükseldi. İngiltere kalecisi Peter Shilton topa uzanırken, ondan çok daha kısa boylu olan Diego Armando Maradona da havaya sıçradı. Bir anlık karambolün ardından top ağlarla buluştu.
Hakem hiç tereddüt etmeden orta sahayı gösterdi.
Gol verilmişti.
İngiliz futbolcular hakeme koşuyor, itiraz ediyorlardı. Ortalık bir anda karışmıştı. Biz de televizyon karşısında ne olduğunu anlamaya çalışıyorduk. Kısa süre sonra görüntüler netleşti.
Maradona topa kafasıyla değil, eliyle dokunmuştu.
Ama gol geçerli sayılmıştı.
Maçtan sonra Maradona'nın yaptığı açıklama ise en az gol kadar ünlü olacaktı:
"Biraz Maradona'nın kafasıyla, biraz da Tanrı'nın eliyle..."
İşte o andan sonra bu gol, futbol tarihine "Tanrı'nın Eli" olarak geçti.
Aradan kırk yıl geçti.
Bugün dönüp baktığımda o maçı yalnızca bir spor karşılaşması olarak hatırlamıyorum. Hafızamda kalan sadece Maradona'nın eli değil; o günlerin ruhu, gençliğimizin heyecanı ve hayatın bize sunduğu sade mutluluklar.
Maradona kuşkusuz futbol tarihinin en büyük yeteneklerinden biriydi. Nitekim aynı maçta attığı ikinci gol, birçok otorite tarafından "Yüzyılın Golü" olarak kabul edildi. Orta sahadan aldığı topu rakiplerini birer birer geçerek ağlara göndermişti.
Aslında o maçın kahramanı olmak için hileye ihtiyacı yoktu.
Ama insan bazen başarıya ulaşmak için kısa yollar arar. Sonra da yaptığı yanlışı büyük sözlerin arkasına saklamaya çalışır.
"Tanrı'nın Eli" ifadesi belki zekice bir savunmaydı. Ancak yıllar geçtikçe insanı başka sorular üzerinde düşünmeye sevk ediyor:
Gerçekten ilahi olan, haksızlığı meşrulaştırabilir mi?
Tanrı'nın eli adaletsizliği değil, adaleti temsil etmez mi?
Belki de bu yüzden o gol hâlâ konuşuluyor. Çünkü mesele sadece futbol değil.
Mesele, insanın hata karşısındaki tavrıdır.
Yanlış yaptığında onu efsaneleştirmek mi?
Yoksa kabul edip ders çıkarmak mı?
Yıllar sonra o maçı izleyen milyonlarca genç artık genç değil. Kimi emekli oldu, kimi torun sahibi oldu, kimi de aramızdan ayrıldı.
Maradona da artık bu dünyada değil.
Ama bazı hatıralar hiç yaşlanmıyor.
Bir yaz akşamı...
Üniversite sınavının ardından hissedilen o tarifsiz rahatlama...
Televizyonun karşısında yaşanan heyecan...
Ve dünyanın en ünlü futbolcularından birinin attığı o tartışmalı gol...
Bugün geriye dönüp baktığımda, Maradona'nın golünden çok o günleri özlüyorum.
Çünkü bazen insan bir maçı değil, o maçı izlediği zamanı özlüyor.
Bazı goller skor tabelasını değiştirir.
Bazı sözler tarihe geçer.
Bazı insanlar efsane olur.
Ama bazı hatıralar vardır ki, ömür boyu insanın yüreğinde yaşamaya devam eder.