Bir ülke düşünün… Ekonomik zırhı daha oluşmadan yıllar içinde aşınmış, hava güvenliği de onun gibi tartışmalı, refleksleri zayıflamış.
En acısı da şu: Vicdanın motoru çalışıyor belki ama sesi çıkmıyor. Çünkü o sesi büyütecek enerji de yok, istikrar da. Kararlar, bir bütünün parçası olmaktan çok, dağılmış bir yapbozun parçaları gibi.
Çeyrek asırdır ülkeyi yönetenler, seslerini dışarıda yükseltmenin bedelinden korkuyor. İçerde asıp kesiyor aslanlar gibi gürlüyor yıllar geçip yerine alıştıkça iyice.
Şimdi ise kor olup yanmaktan, küle dönmekten çekiniyor. Bu yüzden de ateşi harlamaktansa, başkalarının yangınını güçlülerin karşısında. İnsanlarının beden gücü ile iman gücüne güveniyor. Onları geriden izlemeyi tercih ediyorlar.
Oysa savunma dediğiniz şey, pişmemiş aş gibi yarım bırakıldığında ne doyurur ne de ayakta tutar. Erken kaynar, çabuk söner.
Bugün “hava üstünlüğü” dediğimiz mesele, küresel güçlerin kavgasında kenardan izleyen bir ülke fotoğrafına dönüşmüş durumda. İçeride ise yorgun bir hür-kuş, çoktan dur-kuşa evrilmiş. Kanatları kırılırken hâlâ uçtuğunu sanan bir yanılsama hâkim.
“Mavi Vatan” söylemi derin bir sessizlik içinde, Körfez’de kaynayan kazanı uzaktan izliyor. Savaş gemileri, sorun yaratmasın diye uzaklara gönderilirken; içeride hâlâ “uçarız, kaçarız” söylemine kapılan bir siyaset dili var. Ama gerçek şu ki, bu dilin arkasından artık güçlü bir ses gelmiyor.
Enerji hatlarından gelebilecek bir kesinti ya da olası bir yaptırım dalgası… Pamuk ipliğine bağlı bir ekonomiyi bir gecede darmadağın etmeye yeter. Sermaye bunu görüyor ve çoğu zaman sessizce yolunu ayırıyor. Gürültü çıkmadan gerçekleşen en büyük kopuşlar, işte böyle başlar.
Dış politikada ise tablo daha da bulanık... Kime dost, kime mesafeliyiz belli değil. Güçlü müttefikliklerin yerini, takatsiz bir suskunluk almış durumda. “Arabuluculuk” söylemleriyle ayakta kalmaya çalışan bir duruş var ama o duruşun altında ciddi bir güç eksikliği hissediliyor.
Ve dönüp içeriye baktığımızda… Çeyrek asırda ne vatandaşın sofrası güvence altına alınabildi ne de gökyüzündeki boşluk doldurulabildi. Onca borçlanma, onca beton, onca gösterişli proje… Bugün gelinen noktada neyi kurtardı?
Üstelik bu süreçte toplum kutuplaştırıldı, kurumlar zayıflatıldı, eleştirenler susturulmaya çalışıldı. Şimdi ise sorunları dile getirenlere karşı yine aynı refleks: suçlamak, ötelemek, geçmişe bağlamak. Oysa tarih, bu tür savunmaları çok iyi tanır. “Paramız yoktu, imkânımız sınırlıydı” cümleleri, hiçbir zaman gerçek bir hesaplaşmanın yerini tutmaz.
Bugün alınmayan önlemlerin, yapılmayan yatırımların, tercih edilen yanlışların bir bedeli var. O bedel sadece ekonomik değil; güvenlikten toplumsal huzura kadar uzanan geniş bir alana yayılıyor.
Çünkü mesele sadece yanlış yapmak değil. Bazen hiçbir şey yapmamak, en büyük hatadır.
Artık hamasetin ve kibrin gölgesinden çıkma zamanı.
“İtibardan tasarruf olmaz” anlayışını bir kenara bırakıp, üretimi ve gerçek kapasiteyi büyütmeye odaklanmak gerekiyor. Lafla değil, planla; gösterişle değil, sürdürülebilir akılla…
Çünkü sessizlik sandığınız şey, aslında birikmiş bir maliyettir.
Ve o maliyet, her geçen gün daha ağır bir faturaya dönüşüyor.