Dün “Dünya Barış Günü” idi. Yani 1 Eylül…
1 Eylül 1939 Almanya'nın Polonya'yı işgal ettiği gündü. Ve 1 Eylül, dünyanın en kanlı savaşı olan İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıç günü olmuştu.
50 milyondan fazla insan ölmüş, 100 milyondan fazla insan yaralanmış, kentler yakılmış, yıkılmış, ülkeler tahrip edilmişti. Atom bombası kullanılmıştı. 7 milyondan fazla Yahudi fırınlarda yakılmış, gaz odalarında boğulmuştu.
İşte dünyanın gelmiş geçmiş yaşadığı bu en büyük felaketin unutulmaması için, 1950 yılında Varşova Paktı üyeleri tarafından 1 Eylül, “Dünya Barış Günü” olarak kabul edildi.
Ama BM Genel Kurul’u, 7 Eylül 2001 yılında aldığı bir kararla, “Dünya Barış Günü” olarak 21 Eylül'ü kabul etti.
Yine de Türkiye dahil bir çok ülkede, “Dünya Barış Günü” 1 Eylül’de kutlanmakta, “barış” mesajları verilmektedir.
Ve de her yıl olduğu gibi “barış” çağrıları yapılmaktadır.
***
Peki, bugün dünya barış içinde midir? Elbette değildir ve de sormak gerekir…
“Emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı, güçlü bir duruş konulmadığı sürece ‘dünya barışı’ mümkün müdür?” diye.
Ve de dünya barışını sağlamak amacıyla kurulmuş 193 ülkeden oluşan BM’nin “Filistin halkına yapılan katliamlara, Gazze halkına uygulanan soykırıma ses çıkarmadığı bir dünyada, ‘dünya barışı’ mümkün müdür?” diye.
Elbette mümkün değildir. Çünkü emperyalizm, hem dünya barışının hem de ülke içindeki barışın oluşmasında en büyük engeldir.
Ve de ulusal kimliklerin bastırılır oluşu, etnik ve inanç kimliklerinin bastırılır oluşu, elbette ülke içinde ve ülke dışında barışa giden yolun en büyük engelidir.
İşte bu nedenlerle barışı engelleyen bastırıcı güçlere karşı, ülke içinde ve ülke dışında bir toplumsal muhalefet yaratmak, “Dünya Barış Günü”nün en büyük hedefi olmalıdır.
Ama bilinmelidir ki, emperyalizmin olduğu bir dünyada evrensel bir barışı sağlamak zordur. Bu nedenle barış için mücadele, bir ölçüde emperyalizme karşı mücadeledir.
Çünkü “barış ve demokrasi” sözü emperyalizmin maskesi olmuştur.
Nitekim onlar:
-Afganistan işgal edilirken “barış ve demokrasi geliyor” dediler.
-Irak işgal edilirken “barış ve demokrasi geliyor” dediler.
-Libya’ya, Suriye’ye girilirken “barış ve demokrasi geliyor” dediler.
-Yemen’e, Sudan’a girilirken “barış ve demokrasi geliyor” dediler.
Ve de Filistin halkına yapılan katliamlar seyredilirken de “barış ve demokrasi geliyor” dediler.
İşte bu nedenlerle “Dünya Barış Günü”, yalnızca sembolik bir gün değil, tüm insanlığın yüzleşmesi gereken bir gün olmalıdır.
***
Ve onlar:
On binlerce, yüz binlerce sivilin yaşamına mal olan askeri operasyonlara, “Barış ve Demokrasi Harekâtı” dediler.
Afganistan’da 100 binden fazla, Irak’ta 1 milyondan fazla, Suriye’de 500 binden fazla insan katledilirken “barış ve demokrasi geliyor” dediler.
Bitmedi…
Terör örgütleri kurulup, beslenip, donatılırken…
Ortadoğu petrollerine el konulurken…
Suriye’de yeşermiş Arap milliyetçiliği boğulurken, “barış ve demokrasi geliyor” dediler.
Venezuela’da yeşeren Latin Amerika milliyetçiliğinin ana damarı boğularak Venezuela petrolüne el konulurken, yine “barış ve demokrasi geliyor” dediler.
Ve bugün, “barış ve demokrasi” sözleriyle sıra İran’da, sıra İran petrolünde…
Evet, “Dünya Barış Günü ”…
Ama işte böyle bir dünyada “Dünya Barış Günü”…
***
Dünyada barışı sağlamak elimizde değil ama ülkemizdeki barışı sağlamak büyük ölçüde elimizdedir.
Ve bunun için Atatürk'ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözü, evrensel bir yol göstericidir.
Ama şu bilinmelidir ki, ülke içinde barışa giden yolların taşları halkın, sivil toplum örgütlerinin, demokrasiyi savunan güçlerin siyaset üzerindeki baskısının hissedilmesiyle döşenir olacaktır.
Umarız ki Dünya Barış Günü, ülkemizde:
Etnik ya da inanç kimlikleri nedeniyle, ötekileştirildiğini hisseden yurttaşlarımızın ülkesiyle barıştığı, barıştırıldığı bir siyasal ve sosyal iklim yaratır olsun.
Ve yine umarız ki Dünya Barış Günü:
-Siyasetin din, ırk ve mezhepten beslenmeyi bıraktığı…
-Siyasi liderlerin toplumu geren bir dili terk ettiği…
Yani özet olarak, kalıcı toplumsal bir barışın olabilmesi için siyasi ve toplumsal bir gönül seferberliğinin başlatıldığı bir gün olsun.