Tarih bazen bir soruyla yazılır: Bir toplumu kim yönetir?

“Bir millet var koyun sürüsü… Buna bir çoban lazım, o da benim!” İstanbul işgal altındayken Vahdettin’in söylediği bu söz, bir padişahın tümcesi değildir. Bir zihniyetin açık ilanıdır. Halkı özne değil nesne gören, yurttaşı birey değil tebaa sayan bir anlayışın ifadesidir.

23 Nisan 1920, işte bu anlayışa verilmiş en net yanıttır.

O gün Ankara’da açılan Meclis, bir binanın kapılarının açılması değildi. Bir çağın kapanmasıdır. Zira mesele sadece işgal altındaki bir ülkenin kurtuluşunun ötesinde. Mesele, o ülkenin kime ait olacağıydı.

Çobana mı? Yoksa millete mi?

İstanbul’da saray, işgale rağmen suskun değil, aksine tarafını seçmişti. Meclis kapatılmış, millet iradesi dağıtılmıştı. Fetvalar hazırlanıyor, direniş bastırılmak isteniyordu. Halktan korkan bir iktidar, halk adına konuşuyordu.

Zira o zihniyet için millet, yönetilecek bir kalabalıktan ibaretti.

Oysa Ankara’da başka bir şey doğuyordu.

Mustafa Kemal ve arkadaşları, o söze karşı bir başka tümce kuruyordu:
“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.”

Bu, bir slogan değildi. Bir meydan okumaydı. Yüzyılların alışkanlığına karşı söylenmiş bir sözdü. Daha önemlisi, bir tercihti.

Merhametle yönetilen bir tebaa mı, yoksa kendi kaderini belirleyen bir millet mi?

Çünkü “çoban” fikri, sadece bir yönetim biçimi değil, aynı zamanda Halka duyulan derin bir güvensizlikti. Düşünemez, karar veremez, yönetemez varsayımı.

23 Nisan, bu varsayımın reddidir.

Ankara’da açılan Meclis, bu yüzden tarihte bir ilktir. Üzerinde bir padişah gölgesi yoktur. Bir sarayın himayesi yoktur. Bir lütfun sonucu değildir.

Doğrudan doğruya milletin iradesidir.

O irade, savaşın ortasında bile geri adım atmamıştır. İşgale karşı direnmiştir. İsyanlara karşı direnmiştir. Fetvalara, idam kararlarına rağmen yolundan dönmemiştir.

Zira artık mesele değişmiştir: Kurtuluş kadar, kimin yöneteceği de önemlidir.

Bugün aradan geçen yüz yılı aşkın zamana rağmen, o söz hâlâ karşımızda duruyor.

“Millet bir sürüdür” diyen anlayış… Ona karşı “millet egemendir” diyen irade…

Biçimler değişir, sözcükler değişir. Ama öz aynı kalır.

“Güçlü liderlik” denir, “istikrar” denir, “hızlı karar alma” denir… Ama eğer bu süreçte Meclis zayıflıyorsa, söz tek elde toplanıyorsa, o zaman soru yeniden karşımıza çıkar:

Çoban mı, millet mi?

23 Nisan’ın asıl anlamı işte buradadır. O, geçmişte kazanılmış bir hak değil; her kuşakta yeniden savunulması gereken bir ilkedir.

Bu bayramın çocuklara armağan edilmesi boşuna değildir. Zira egemenlik, en çok onların geleceğini ilgilendirir.

Eğer bir ülkede çocuklar soru sorabiliyorsa, itiraz edebiliyorsa, düşünebiliyorsa… orada egemenlik gerçekten millete aittir. Eğer çocuklara sadece itaat öğretiliyorsa, o zaman sorun büyüktür. Çünkü “çoban” fikri, en çok orada kök salar.

Kısacası:

23 Nisan, bir bayramdan fazlasıdır.
Bir hesaplaşmadır.
Bir tercihtir.

Bir yanda “sürü” diyenler,
öte yanda “millet” diyenler…

Tarih, kararını 1920’de vermiştir.
Ama o kararın korunup korunmayacağı, her kuşağın sahiplenmesine bağlıdır.

Soru hâlâ geçerlidir: Çoban mı,
yoksa millet mi?