Bir ülkede trafik ışıkları bozulduğunda ilk olan şey kaza değildir.

İlk olan şey kimin geçeceğine kimin karar vereceğinin belirsizleşmesidir.

Kırmızı yanar ama durmayanlar çıkar.

Yeşil yanar ama geçemeyenler olur.

Sarı ise uzar…

O kadar uzar ki, artık karar değil alışkanlık üretir.

Trafikte “yol vermeyen sürücü” dediğimiz şey, aslında bir karakter meselesi değildir.

Bu, bir düzen meselesidir.

Çünkü kimse keyfinden yol vermemeyi öğrenmez. Yol verilmediği bir sistemde, herkes yol almaya çalışır.

Normalde trafik ışıkları üç basit ilkeye dayanır:

· Kırmızı: Dur

· Yeşil: Geç

· Sarı: Hazırlan

Ama bu üçlü sadece asfalt için değil, toplumlar için de geçerlidir.

Yasama, yürütme ve yargı da bir ülkenin trafik ışıklarıdır.

Yasama kuralı koyar — kırmızı nerede, yeşil nerede yanacak belirler.

Yürütme o kuralları uygular — ışıkları çalıştırır.

Yargı ise ihlal olduğunda “dur” der.

Sorun şu ki:

Bir ülkede bu üçlü aynı anda çalışmadığında, kimse suçlu hissetmez.

Herkes “mecbur kaldığını” söyler.

Yasama konuşur ama geç kalır.

Yürütme acele eder ama yönsüzdür.

Yargı susar ya da gecikir.

İşte tam o noktada, sarı ışık uzar.

Sarı ışık, belirsizliktir.

Ne durmayı emreder ne geçmeyi mümkün kılar.

İnsanları karar almaya değil, kendi bildiğini yapmaya iter.

Trafikte sarı ışık uzadığında ne olur?

En güçlü araçlar hızlanır.

Zayıf olanlar kenarda bekler.

Yaya, yolun ortasında kalır.

Toplumda da aynısı olur.

Gücü olan geçer.

Bağlantısı olan hızlanır.

Sesi olmayan bekler.

Ve bir süre sonra beklemek bir hak olmaktan çıkar, bir kader hâline gelir.

En tehlikeli an kırmızı değildir.

Kırmızı nettir. Dur dersin, durursun.

En tehlikeli an yeşil de değildir.

Yeşil nettir. Geçersin.

En tehlikeli an sarıdır.

Çünkü sarı, sistemin karar veremediği andır.

Ve sistem karar veremediğinde, kararı en güçlü olan verir.

Bugün trafikte yol vermeyen sürücülerden şikâyet ediyorsak, aynı anda toplumsal olarak da şunu sormalıyız:

Biz hangi ışıkta yaşıyoruz?

Kırmızıda mıyız?

Hayır. Çünkü herkes durmuyor.

Yeşilde miyiz?

Hayır. Çünkü herkes geçemiyor.

O zaman cevap belli:

Sarıdayız.

Uzun süredir.

Ve sarıda kalan toplumlarda şu olur:

· Kurallar vardır ama işlemez.

· Haklar vardır ama sıra gelmez.

· Adalet vardır ama geç gelir.

Geç gelen adalet, adalet olmaktan çıkar.

Tıpkı geç yanan yeşilin artık işe yaramaması gibi.

Belki de mesele ışıkları tamir etmekten önce şudur:

Işıklar yokken bile durmayı hatırlıyor muyuz?

Çünkü bir toplum, ışıklar çalışmadığında da durabiliyorsa;

işte o zaman gerçekten yeşile yakındır.

Ama herkes gazdaysa, herkes “ben geçmeliyim” diyorsa, yolun ortasında kalanlar görünmez hâle geldiyse…

O ülke sarıda değildir artık. O ülke, ışıkları unutmuştur.

Ve ışıkların unutulduğu yerde, trafik kazası değil, hayat kazası olur.