Kemalizm, bir dönemin siyasal tercihi değil; bir ulusun dağılmamak, parçalanmamak ve çağ dışına savrulmamak için şekillendirdiği tarihsel bir duruştur.
Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Devrimcilik ve Laiklik… Bu altı ilke, birbirinden koparıldığında anlamını yitirir; biri eksildiğinde yapı çöker. Çünkü Kemalizm, tek tek taşlardan değil, bir bütün olarak örülmüş bir devlet aklının eseridir.
Altı Ok, bir yaka rozeti değildir. Bir çağ aşma programıdır. Sömürülmüş, ümmete indirgenmiş, kulluğa alıştırılmış bir toplumu; yurttaşlığa, eşitliğe ve akla dayalı bir devlet düzenine taşıma iradesidir. Bu iradenin merkezinde ise kuşkusuz laiklik vardır. Zira laiklik, yalnızca din ve devlet işlerinin ayrılması değil; aklın, hukukun ve yurttaşın korunmasıdır.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerçekleştirilen devrimler tesadüf değildir. Saltanatın kaldırılması, hilafetin sona erdirilmesi, medreselerin kapatılması, çağdaş eğitimin kurulması… Bunların her biri, laiklik yolunda atılmış zorunlu adımlardır. Mustafa Kemal, sorunun nerede olduğunu açıkça görmüştür: Devleti ayakta tutan şey inanç değil, adalet ve akıldır. İnanç ise bireyin vicdan alanına aittir.
Bu topraklarda laiklik, Batı’dan ithal edilmiş bir fikir değildir. Aksine, Türk tarihinin derinliklerinde yer alan bir yönetim geleneğidir. Eski Türk devletlerinde din, siyasetin emrine verilmemiş; mezhep ya da inanç, devletin kaderini belirlememiştir. Yönetim aklı gökten değil, hayattan beslenmiştir. Mustafa Kemal’in yaptığı, bu tarihsel özü çağın gerekleriyle yeniden inşa etmektir.
Osmanlı’nın son yüzyıllarında yaşanan çöküşün temel nedenlerinden biri, dinin siyasal iktidarın kalkanı hâline getirilmesidir. Yönetilen halk yurttaş olmaktan çıkarılmış, “tebaa”ya indirgenmiştir. Sorgulayan değil itaat eden; üreten değil boyun eğen bir kitle yaratılmıştır. Bu düzen devleti büyütmemiş, aksine çürütmüştür.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılması, bu nedenle yalnızca bir yönetim değişikliği değil; bir insanlık statüsünün değişimidir. Ümmetten millete, kuldan yurttaşa geçiştir. Laiklik, bu geçişin güvencesidir. Çünkü laiklik olmadan ne halkçılık korunabilir ne de millî egemenlik sürdürülebilir.
Atatürk’ün laiklik konusundaki hassasiyeti, kişisel bir tercih değil; tarihsel bir zorunluluk bilincidir. Bu nedenle Türk ulusunu açıkça uyarmıştır:
“Bizi yanlış yola sürükleyen alçaklar, biliniz ki, çoğu kere din perdesine bürünmüştür... Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz, görürsünüz ki, milleti mahveden, tutsak eden, harap eden kötülükler, hep din kisvesi altındaki küfür ve melanetten gelmiştir.”
Bu söz, bir öfke patlaması değil; yüzyılların birikimiyle dile getirilmiş bir devlet aklının ifadesidir. Atatürk, dinle kavga etmemiştir. Mücadele ettiği şey, dini iktidar aracı hâline getiren çürümedir. Laiklik, inancı korumak ve istismarı önlemek için vardır.
Bugün laiklik tartışması hâlâ sürüyorsa, sorun laikliğin ne olduğu değil; kimin ve neden rahatsız olduğudur. Çünkü laiklik ayrıcalığı ortadan kaldırır. Kul ilişkisini reddeder. Biat kültürünü dağıtır. Bu nedenle hedef alınır.
2026 Türkiye’sinde, eğitimin tarikat ve cemaat protokollerine teslim edildiği bir tabloyla karşı karşıyayız. Çocuklar bilimle değil, “manevi yönlendirme” adı altında biçimlendiriliyorsa, ortada masum bir arayış değil; açık bir rejim sorunu vardır. Laiklik bu nedenle yalnızca bir ilke değil, aynı zamanda bir güvenlik meselesidir.
Altı Ok’un en sivri ucu laikliktir. Çünkü laiklik giderse, diğer ilkeler de birer birer düşer. Halkçılık yerini ayrıcalığa bırakır. Milliyetçilik mezhep ve cemaat çatışmasına dönüşür. Cumhuriyetçilik, sandıkla sınırlı bir vitrine indirgenir.
Devlet işleriyle din işlerini birbirine karıştıran her toplum, önce aklını, ardından devletini kaybeder. Ne vatan kalır ne makam. Geriye yalnızca yıkıntı ve pişmanlık kalır.
Laiklik bu yüzden aranacak bir kavram değil; korunacak bir yaşam biçimidir.
Ve unutulmamalıdır ki, laiklik yoksa Cumhuriyet yalnızca bir tabeladan ibarettir.