Durakların sağı, solu ve üstü cam. Duraklardan birine sığınmamızın saniyesinde cama çarpan kurşunların tok sesleriyle birlikte üstümüze cam kırıkları yağmaya başladı. Eline yüzüne cam kırıkları isabet eden, kafasını korumaya çalışan insanlarız. Yine ah yandım sesleri yükseliyor. Birçok insan duraklara doluşunca belli ki burası hedef yapılmış. Bu kez hızla duraktan ayrılmaya çalışıyoruz. Yaşadıklarımız tam bir cehennem: vurulan, anında ölen, birbiri üstüne yığılan, panik içindeki serçeler gibiyiz. Ben yere yuvarlandım, üstüme birkaç kişi düştü, bacağım kaldırım kenarında, dizimden aşağısı boşlukta, bacağımın bileğe yakın kısmı kırılmış gibi ağrı içinde. Ah bacağım, diye inliyorum, nişanlım nasıl ayakta kaldıysa, üstümdekileri çekerek beni alttan çıkarmaya çalışıyor. Düşenler de inlememi duymuş olmalı ki üstümden kalkmaya çalışıyorlar. Ayağa kalkabildim, hâlâ ağrı içindeyim ve adım atmakta zorlanıyorum. Tam meydanın ortasına doğru gitmeye çalıştığımız sırada alanda bir panzer ortaya çıktı. Panzer hızla üstümüze geliyor, su damlacıkları gibi sağa sola serpiliyoruz, can havliyle kaçışıyoruz. Bir kadının panzerin altında kaldığı haykırışı duyuluyor. “Araba, araba, beyaz araba! Ateş ediliyor!” çığlıkları. Alana giren beyaz bir arabadan da makineli tüfeklerle üzerimize ateş ediliyor. Çığlıklar, nereye gideceği bilinmeyen kaçışmalar. Umarsız insan çığlıkları yükseliyor. Kimse dönüp bakacak durumda değil, tam bir panik havası, tam bir can pazarı yaşanıyor. Bu kargaşada kürsünün kurulu olduğu tarafa sürüklenmişiz. Kürsüyü koşarak geçtik, birdenbire yeşil bir alana girdik. Gezi Parkı. Buraya kadar gelmeyi nasıl başardığımızı hâlâ anlayamam. Parkta, banklarda hiçbir şey olmamış gibi oturan insanlar var. “Bunlar nasıl sakin oturabilirler, yanı başlarında kıyamet kopuyor?” geçiyor aklımızdan. Biz şaşkınlıkla, biraz da şüpheyle bakarak parkı geçtik, en yakın caddeye çıktık. Caddede araç yok, Taksim’i arkamızda bırakarak olabildiğince uzaklaşmaya çalışıyoruz.

Nişanlım, Ayfer, “Bu caddeyi biliyorum, Mecidiyeköy’e çıkar.” diyor. Hızla daha uzağa gitmeye çalışıyoruz. Etrafımızdaki insanlar da bizim gibi koşarak meydandan uzaklaşıyor. Koşmaktan nefes nefese kaldık, yürümeye başladık. Bir köprüye kadar geldik ve bulduğumuz ilk taksiye binerek Beşiktaş’a gideceğimizi söyledik. Taksi birkaç dakika içinde bir tepeden aşağı indi “Geldik abi.” Ücretini ödeyip iniyoruz, sersemlemiş vaziyette etrafa bakınıyoruz, hava hafiften kararmaya başladı. Bizim indiğimiz yere gelebilen birçok arkadaş daha gelmiş. Tanıdık yüzler görüyoruz. Birçok insanın yaylım ateşiyle öldürüldüğünü, panzerin altında bir kadının ezildiğini, Kazancı yokuşunda birçok insanın üst üste düşüp ezilerek can verdiğini, çok sayıda yaralı olduğunu öğreniyoruz birbirimizden. Ağlayan, sızlayan, aklını yitirmiş gibi boş boş bakan insanlar topluluğu.

Sabah otobüste olanlar toplandıktan sonra coşkuyla, neşeyle geldiğimiz otobüslere bu kez yas havasında biniyoruz. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor, sağ kaldığımıza sevinemiyoruz. Beraber geldiğimiz Bayram öğretmen otobüste yok, Bayram Çıtak. “Başka bir araca mı bindi acaba? Yoksa … “ Ertesi günkü gazetelerden öğreniyoruz Bayram öğretmen dahil otuz dört canın yaşamını yitirdiğini. Emekçilerin bayramı kana bulanmıştı. Ölümlerin çoğu Kazancı Yokuşu adındaki dar sokakta meydana gelmiş, sokağı tıkayan bir kamyon nedeniyle kaçışamayan insanlar üst üste yığılarak can vermişti. Kanlı Pazar’dan sonra en büyük toplu katliamı yaşamıştık. Daha büyük kırımlar yaşayacağımızın belirtisiymiş meğer yaşadıklarımız. Emperyalizmin oyuncağı olan bir ülke olmak böyle bir şeymiş. Hak arayışları, daha rahat yaşama talepleri, düzene başkaldırı katliamlarla sonlandırılıyormuş!

Her 1 Mayıs’ta yitirdiklerimiz anıldı, televizyon programcıları konuyu gündeme taşıdı, sonradan sonraya ortaya çıkan bulgular haber konusu oldu ancak cankırımı yapanlar ve tasarlayanlar hiçbir zaman bulunamadı. Nasıl bir soruşturmaydı ki böyle vahşi bir katliamı yaşatanlardan, otuz dört can alanlardan tek bir kişi bile bulunamadı, tek bir silah dahi ele geçmedi? Savcılar hiçbir bulgu elde edemedi. Neden? Hukukçuların bütün direnmelerine karşın bir sonuç alınamadı. Belli ki kırımın üstüne gidilmek istenmedi. Belli ki bu cankırımından birilerinin haberi vardı ve planlanmıştı. Dağ başında yaban keçilerine sıkılan tek bir kurşunu bile izleyen istihbarat böyle büyük bir katliamın katillerini izleyememiş miydi? Yıllar sonra dosya zaman aşımı nedeniyle kaldırıldı.

Katliamın etkisi tüm dünyada yankı buldu, ülke içinde ise korku ve dehşet yarattı. Toplumsal gelişmeye vurulan bu büyük darbe gelişmeyi durdurabilmiş miydi? Bu, yönetici sınıfların yönetememe korkusu muydu? Güdümlü basın bu cankırımını da silahlı grupların çatışması gibi duyuracak, binalardan kitleye ateş eden silahlı çetelerin üstüne gitmeyecek, kitleye yönelik saldırının önemini küçültme gayretine girecekti.

Kurşun yağmurundan sağ çıkan DİSK başkanı Kemal Türkler, çok geçmeyecek, üç yıl sonra, 1980 Haziranında pusu kurularak öldürülecekti. Korunup kollanan cinayet çetesi onu da yok edecekti. İki ay sonra da ortamın kana bulanmasını izleyen, failleri belli olduğu halde yakalayıp yargılamayan, yangına gazla giden, müdahale için fırsat kollayan cuntacılar yönetime el koyacak, ülke bir karabasandan daha koyu bir karabasana sürüklenecekti.

1977, Bahar.