“Çıkarı olmayan bir şeyi insanlar yapmaz, bu devrim bile olsa.”

İnsanlık tarihi boyunca, en yüce idealler uğruna başlatılan hareketlerin altında bile somut çıkarlar yatar. Fransız Devrimi’nden Ekim Devrimi’ne kadar her büyük toplumsal hareketin arkasında farklı sınıfların çıkarları vardı. İdealizm tek başına kitlesel hareketi sürdüremez; mutlaka maddi temeller gerekir. Ancak ekonomik kötüleşme, otomatik olarak iktidar değişimi getirmez.

Tarihsel veriler bunu doğruluyor: idealizm kalabalıkları harekete geçirebilir, ama onları bir arada tutan yapıştırıcı maddi çıkarlardır. Bu, insan doğasının karanlık bir gerçeği değil; sadece gerçeğidir.

Weimar Almanyası’nda ekonomik çöküş faşizmi güçlendirirken, 2008 krizinde birçok ülkede sağ popülizm yükseldi. Türkiye’de ise geçmiş ekonomik krizler farklı siyasi sonuçlar doğurdu. Kapitalizm adaletsizlik yarattığı kadar zenginlik de yarattığı için, herkes “az da olsa zenginlik bana da gelecek” hayaliyle sistemi destekliyor. Bu, yoksulların neden zenginlerin çıkarlarını savunan politikalara oy verdiğini açıklıyor.

Kötü, iyiyi bozdu rekabetle. Çin-Hindistan rekabeti, düşük işçilik maliyetleriyle küreselleşmenin paradoksunu açığa çıkardı. İşler Batı aleyhine gelişti, orta gelir gruplarının ücretleri düştü. 2008 krizinde Wall Street kurtarılırken, Ohio’daki çelik işçisi işini ve evini kaybetti.

Çocukluğumda Kısa Dayı dedem “iyi bir iş bul” derdi. Babam “sendikaya katıl” derdi. Oğlum ise “girişimci ol” diyor. Üç nesil, üç farklı ekonomik gerçeklik sunuyor. Oysa kapitalizm, birkaç kişiye asansör sunarken çoğunluğa yıpranmış bir merdiven bırakıyor.

Bazıları küreselleşmenin yoksulluğu azalttığını söylüyor. Evet, ama kimin yoksulluğu pahasına?

“Ekonomi kötüye gidince iktidar düşer” formülü siyaseti basitleştirilmiş bir şekilde okumanın sonucu. Ekonominin kötüye gitmesi, seçimin kaybedileceğini garanti etmez. Modern iktidarlar, ekonomik krizleri dahi kendi lehlerine çevirebilme becerisine sahiptir.

Kimliklerimiz, inançlarımız, yaşam tarzlarımız ve hatta doğduğumuz coğrafya bile bizi bu spektrumda bir yere yerleştiriyor: Ya sofranın başköşesinde ya da kapının eşiğinde. Kültürel bilincimize kazınmış bu ayrım, sadece çocuklarımızı nasıl kucakladığımızı değil, ülkemizin nimetlerini nasıl paylaştığımızı da belirliyor.

Hastanelerde, okullarda, adliyelerde ve devlet kapılarında bazıları ayrıcalıklı “öz” muamelesi görürken, diğerleri sistemin “üvey” muamelesinin ağırlığı altında eziliyor.

Her akşam sofralarımızda eksik olanlar, her sabah gazetelerde sesi duyulmayanlar, her krizde ilk feda edilenler… Hep aynı üvey evlatlar. Bu ayrım nesilden nesile aktarılıyor, kolektif yaramız derinleşiyor, birlikte iyileşme umudumuz her geçen gün biraz daha soluyor.

Bazıları aidiyet sofrasında ziyafet çekerken, diğerleri bu sofranın altında kırıntı topluyor. Hepsi sorgulamadığımız ve silmeye cesaret edemediğimiz görünmez meşruiyet çizgileri tarafından belirleniyor. En acısı, bu ayrımın artık öyle kanıksanmış olması ki, çoğumuz buna karşı çıkacak dili, cesareti ve umudu kaybettik.

Her kriz anında duyduğumuz nakarat aynı: “Açıklarsam savaş çıkar.” Bir cümleyle tüm bir milleti ürküten, susturan bu kadim yöntem dünün ve bugünün ortak mirası değil mi? Dün Susurluk ile devleti özdeşleştirenler ile bugün terör örgütleriyle devletin bekasını aynı kefeye koyanlar arasında özünde ne fark var?

“Devlet için kurşun atan da, yiyen de şereflidir” söylemiyle illegaliteyi meşrulaştırdınız. Şimdi sokak çetelerinden mafya liderlerine kadar herkes kendini devlet ve millet bekçisi ilan ediyor. Bu dünyada cenneti vaat ederken, bizi açlık ve ahiret korkusuyla terbiye ettiniz.

Siyasiler dün “kale komutanlarım”, bugün “dava arkadaşlarım” diyerek yola çıktıkları “söz milletindir” ilkesini “söz seçilmişlerindir”e dönüştürdüler. Bu düzende bazıları hep birinci sınıf öz vatandaş, diğerleri ise üvey evlat muamelesi görüyor.

“Müslümanlar hak yemez” dersiniz, ama en kolay haklar, kutsal değerler kullanılarak yeniyor. Bir kez bile Türkçesini okumadığınız kutsal metinleri “böyle diyor” diyerek kendi çıkarlarınıza alet ediyorsunuz.

Ve bizler? Köşelerimize çekildik. İstanbul gibi hazırlıksız olduğumuz her türlü toplumsal deprem ve afeti bekliyoruz. Ahlaksızlığın en büyük mimarı olan enflasyonla her gün biraz daha eziliyor, ıslah oluyoruz. Toplum olarak paramparça, umutlarımız tükenmiş, birbirimize yabancılaşmış haldeyiz.

Bu sessizliğin, bu çaresizliğin bir sonu olmalı. Belki de gerçek kurtuluş, kutsal devlet mitini sorgulamakla, gerçek demokrasiyi talep etmekle ve “öz” ile “üvey” ayrımını reddeden bir toplum inşa etmekle başlayacak.

Yoksa korkular geri dönüyor.