Devlet ile birey arasındaki en tehlikeli cümlelerden biri şudur:
“Devlet ve toplumun zarar görmemesi için kişisel haklar göz ardı edilebilir.”
Biraz daha yumuşatılmış haliyle:
“Kamu yararı söz konusuysa bazı bireysel haklar çiğnenebilir.”
Kulağa ilk bakışta makul gelir.
Toplumun selameti, bireyin hakkından daha büyük değil midir?
Fakat tarih bize başka bir şey öğretir.
Tarihteki kırımların, sürgünlerin, siyasal cinayetlerin ve hatta soykırımların büyük kısmı tam da bu cümleyle başlamıştır.
Elbette bazı felaketler nefretle, intikamla, yağma hırsıyla yapılmıştır. Ama en kalıcı olanlar, yüksek bir gerekçeyle yapılanlardır.
Çünkü “kamu yararı” dediğiniz şey, eğer politize olmuş iktidarların elindeyse, o topraklarda huzur uzun süre barınamaz.
Tıpkı atom bombasının düştüğü yerde ot bitmemesi gibi…
Bunu anlamak için küçük bir hayal kuralım.
Bir bahçıvan düşünün.
Elinde budama makasıyla bahçede dolaşıyor.
Aklında kusursuz bir bahçe tasarımı var:
Güller şurada, menekşeler burada, hepsi aynı hizada, hepsi aynı ölçüde büyümeli.
Derken bir gün bahçedeki yaşlı bir meşeye bakıyor.
“Bu ağaç,” diyor, “öteki bitkilerin güneşini kesiyor. Kamu yararı için kesilmeli.”
Meşe kesiliyor.
Ertesi yıl bahçıvanın gözü bu kez ıhlamura takılıyor.
Kokusunun bazılarını rahatsız ettiğini düşünüyor.
Kesiliyor ıhlamur.
Sonra çınar.
Sonra kavak.
Derken bahçede tek bir fidan kalana kadar…
O fidan da bahçıvanın avucunda, istediği zaman koparabileceği kadar küçük.
İşte “kamu yararı” dediğimiz kavram, elinde makasla dolaşan bir bahçıvana emanet edildiğinde, bahçenin sonu çoğu zaman böyle olur.
Tarih defterlerini açın.
Her sayfada bir bahçıvan ve kesilmiş ağaçlar görürsünüz.
Kimi zaman sürgün edilen halklar, kimi zaman susturulan düşünceler, kimi zaman ortadan kaldırılan insanlar…
Ve hepsinin üzerinde aynı gerekçe yazılıdır:
“Daha güzel bir bahçe için.”
Ama burada unutulan basit bir soru vardır:
Orman dediğimiz şey, ağaçların toplamı değil midir?
Her ağaç kesildiğinde orman biraz daha seyrekleşmez mi?
Ve son ağaç kesildiğinde geriye ne kalır?
Rüzgârın dilediği gibi estiği, kumların savrulduğu çorak bir arazi…
Elbette bir bahçıvan gerekir.
Kuru dalları temizleyecek, hastalıklı bitkileri ayıracak, suyu adilce dağıtacak bir el.
Ama o el, bahçenin sahibi değil hizmetkârı olmalıdır.
Ve en önemlisi:
Budama işlemi, bahçedeki bütün ağaçların kaderini belirleyen gizli bir karar değil, ortak aklın ürünü olmalıdır.
Çünkü kamu yararı gerçekten varsa, o tek bir kişinin zihninde değil, her ağacın varlığında saklıdır.
Unutmayalım:
Bahçeyi korumakla görevli olanlar bir gün bahçeyi koruma bahanesiyle ağaçları kesmeye başlarsa, o bahçede sonunda yetişecek tek şey rüzgârın savurduğu toz olacaktır.
Ve tozun hüküm sürdüğü yerde ne huzur kalır, ne de insan.