Günaydın.

Nihayet halkın peynir ekmek yediğini fark etmişsiniz.

Gerçekten tebrikler. Büyük keşif.

Allahtan simit çay mukayesesi ajitasyonu yapmıyoruz biz de geçmişte bunu yapanlar gibi.

Biz vatandaş olarak durumdan aslında gayet memnunuz. Çıplak ayakla dolaşmak bize yakışır. Katık ekmek zaten kültürümüzdür. Jambon yemememiz, kestane balına ya da hurmaya mesafeli durmamız ise tamamen diyet programımızdan kaynaklanıyor.

Yanlış anlaşılmasın; yoklukla falan ilgisi yok.

Tamamen sağlık meselesi…

Her yer güllük gülistanlık, cennet diyorlar.

Bu memlekette gerçekten bir yerlerde bir cennet var mı bilmiyorum. Varsa eğer onu bizden saklayanlar utansın. Eğer varsa yerini bir zahmet bize söylesin, neden kimse söylemiyor? Oysa yeni açılacak bir kafe, bir restoran ya da bir rezidans için günler öncesinden reklam yapılıyor.

Ama cennet olunca neden koordinat verilmiyor.

Demek ki rezervasyon sistemi henüz kurulmamış.

Biz yine de gördüğümüze inanıyoruz.

Ve gördüğümüz şey şu:

Cehennemin varlığından hiç şüphemiz yok.

Ejderha ateşi bizim evin ortasında yanıyor zaten. Dışarıdan getirmenize gerek yok.

Anlıyoruz…

Kitabı sonundan başına doğru okumaya alışmış bir zihne meseleleri baştan anlatmak zor gelebilir.

Ama merak ettiğimiz başka bir şey var:

Sizin mideniz nasıl çalışıyor?

Gerçekten merak ediyoruz. Beslenme organınız değişti mi? Yoksa dünyayı sadece kolunuzdan beslendiğiniz için mi böyle farklı algılıyorsunuz? Belki de kulağınıza üflenenle beslenmenin yan etkileridir.

Çünkü dünyada açlık hâlâ aynı şekilde hissedilir.

Açlık geldi mi mide konuşur.

Ama belli ki peynir ekmek sizin midenize dokunuyor.

Haklısınız.

Sefaletle terbiye olmak size göre değil.

Garip olan şu ki Mevlânâ’nın sözlerini dilinizden düşürmezsiniz ama hikmetine hiç uğramazsınız.

Sonra dönüp bize tavsiye verirsiniz:

“Gözlerinizi kapatın, derin nefes alın, antidepresanınızı için.”

İyi de o antidepresanın fark parasını kim ödeyecek?

Reçeteyi yazmak kolay…

Kasada ödeme sırası bize gelince hikâye değişiyor.

Bir de bayrakları büyütünce memleketin de büyüyeceğini mi sandınız?

Yoksa bir şeylerin yolunda gitmediğini siz de mi fark etmeye başladınız?

Bakın…

Eşyanın bile bir garanti süresi var. Buzdolabının var, telefonun var, ampulün var.

Ama biz seçtiğimiz yöneticilerle birlikte bir seçim dönemi kadar bile garantiye sahip değiliz.

Yarının ne olacağını bilmiyoruz.

Ve bu ülkede asıl kriz tam da burada başlıyor.

Tam “iş bitti, oh be” diyecektik ki…

Olacak iş mi bu?

Bizim Komisyon oturmuş, silahların bırakıldığını ilan eden ve yasal düzenlemelerin yapılmasını isteyen bir rapor yayınlamış.

Ciddi. Resmî. Büyük sözler.

Ardından bir açıklama geliyor:

“Benim statüm gardaşlarımın statüsüdür.”

Pehhh…

Sonra bir başka açıklama:

Bayramdan sonra af çalışmaları başlıyormuş.

Biz de sanıyorduk ki bizim sinemada oynayan film bütün dünyada vizyona girmiş.

Meğer değilmiş.

Başka salonlarda başka bir film oynuyor.

O filmin senaryosuna göre silah bırakan PKK ve İran kolu PJAK, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail gölgesinde İran sahasında yeni bir senaryoya hazırlanıyormuş.

Irak–İran sınırı boyunca hazırlıklar…

Planlar…

Yeni cepheler…

Bir rivayete göre Batı İran’da bazı hedefler vurulmuş. Karargâhlar, mevziler…

Maksat belli:

Yollar açılsın.

Ayaklarına taş değmesin.

Hatta kulağımıza gelenlere göre şöyle denmiş:

“Urmiye’den kuzeye ilerleyin. Güney Azerbaycan’a kadar yolu açarız.”

Biz ise burada “silah bırakıldı” masalıyla oyalanıyorduk.

Ne güzel gidiyordu.

Demokrasi…

Barış…

Yeni dönem…

Yeni sayfa…

Derken senaryoya yeni bir perde ekleniyor.

Türkiye’yi doğudan kuşatmak mı?

Yok canım…

Kim söylüyor bunları?

Tamamen komplo.

“Osmanlı’dan altmış millet koptu” diyenler de abartıyor zaten.

II. Abdülhamid Han bir karış toprak kaybetmemiş ya…

Biz de kaybetmeyiz elbette.

Türkiye ile Güney Azerbaycan’ı koparmayı hedefliyorlar diyenler de var.

Yok artık… kim uyduruyor bunları?

Mesela bazıları diyor ki Barış Pınarı Harekâtı’ndan sonra bölgede bazı gruplar eğitilmiş. Hatta evleri bile yapılmış.

Kim söylüyor?

Hatta bazı askeri danışmanlık faaliyetlerinin geri çekildiğini iddia edenler bile var.

Biz oraya zaten ne zaman bu işler için gitmiştik ki…

Tüh…

Unuttuk galiba.

Hafıza işte…

Beşer şaşar.

Ama tarihin değişmeyen bir kuralı vardır:

Bir yerde susan silah, başka bir yerde konuşmaya hazırlanıyorsa

ortada barış yoktur.

Sadece sahne değişmiştir.

Ve sahne değiştiğinde seyirciye düşen tek şey vardır:

Masala değil, haritaya bakmak.