KAİNATIN YEGÂNE YARATICISI HZ. ALLAH’TIR
Pratik hayatımıza baktığımızda her sanatın bir ustası, her işin bir yapıcısı vardır. Her iş bir sebebe dayanır. O işin yapılış sebebi ve yapma amacı vardır. Dünya hayatında bu hep böyledir ve böyle devam edecektir. Bu kainatın bu mevcudatın ve bütün sebepleri yaratan müsebbibi esbabı -sebepleri yaratan- da Hz. Allah’tır. Çünkü o, vacibül vücut, varlığı zorunlu ve herhangi bir esbabın sebebi değil, yani varlığı kendindendir. Varlığı haktır, bilinir, tanınır ama insan aklı ile kavranamaz ve insan gözüyle görülemez. Mahiyetine, künhüne erişilemez. Çünkü insan, aklı sınırlı bir yaratıktır. Oysa Allah sınırsız bir halik, yaratıcıdır.
Yine İslam itikadına göre, kıyametten sonra mahşerde, cennette bütün müminler yüce Allah’ı görme bahtiyarlığına erecekler ve bu cennet nimetlerinin en üstünü olacaktır. İnsanın akıl terazisi bunu tartmaz. Ziya Paşa bu gerçeği bir beytinde, “Mefhuni olarak hakkın varlığını kavramak bu küçük akla gerekmez. Zira bu terazi bu kadar sikleti çekmez” şeklinde ifade etmiştir.
Bizim bu yazımızdaki gayemiz, yüce Allah’ın varlığı ve birliğinin yaratılanlar tarafından kendi yaratıcısını haykırırcasına, onun varlığına delil olduklarını görmemiz gerektiği hususudur. Dikkat edilirse ben din tahsili almış, din kültürü ile yoğrulmuş, ömrünü bu sahada tüketmiş birisi olarak yazılarımızda genelde halkımızı gerçek dini konularda bilgilendirmek, gerçek İslam’ı onlara anlatmak ve aktarmak istiyorum. Elbette ki her işte olduğu gibi bu iş te bir çalışmayı ve araştırmayı zorunlu kılmaktadır. Biz de bu çerçevede belki onlarca kitap, dergi, mecmua vs gibi kaynakları tarayarak elde edilen hülasa bilgileri siz kıymetli canlara aktarıyoruz. İnşallah yararlı olur.
Bu kısa yazımızda yüce Allah’ın varlığını basit aklın kavrayacağı, bilip inanacağı şekilde anlatmak istiyorum. Gaye budur. Dikkatli bir bakışla şu uçsuz bucaksız kâinata baktığımızda ulu Allah’ın varlığını haykıran olayları görmemiz hiç de zor değildir. Farkında olmayan bir yaşayışla değil, ibretli ve araştırıcı bir tavır sergilemekle bunu görürüz.
Şöyle ki; sabah olur, güneş doğar, dünyamız göz gözü görmez bir karanlıktan yerdeki kara karıncayı görecek kadar aydınlık veren bir ışık olur ortalık. Herkes işine gücüne gider. Gayesine ulaşmak için çalışır, didinir durur. Bırak insanları, hayvanlar ve diğer canlılar da rızkının peşine düşer. Ufacık çocuklar da sırtlarında hammal semeri gibi kitap dolu çantaları ile okullarının yolunu tutarlar.
Akşam olur, gün batar, yavaş yavaş ortalıktan aydınlık kaybolmaya başlar. Gün batar, dünyamız karanlığa bürünür. Matem elbisesi giyenler gibi simsiyah bir ortam olur. Bütün canlılar; insanlar ve hayvanlar, evlerine, yuvalarına rahat ve istirahate çekilirler. Sonra ay doğar, yıldızlar gökyüzünü kaplar. Alacakaranlık ay ışığı bir ortam oluşur. Sonra seher vakti olur. Şafak atar, sabah olur, akşam olur. Günler böyle geçer. Hatta ömürler biter. Ama insanoğlu bu kadar muazzam bir olayı, hakikati farketmemezlikten gelir. Düşünüp de bir hakikata ulaşmayı tefekkür edemez. Bu harika işleri kendiliğinden oluyor zanneder. Halbuki bu işlerin binde birini yapmaya gücü yetmez. Buna rağmen bu hakikati göremez. İşte bu insanoğlunun gafletidir. Gaflet hakikati yok etmez, gerçekleri silemez. İnsan sadece yanılır.
Tabiat olayları deyip geçtiğimiz akıl ve mantığınıza bile sığmayan doğa olayları olur. Rüzgar bulutları getirir, yağmur olayı olur. Yağmur olmazsa tabiat ölür, hayat durur. Gök gürültüleri, şimşekler çakar, yıldırımlar düşer, ağaçları fırtınalar kökünden söker. Tsunami denen deniz kabarması şehirleri yutar. Sel, yel, fırtına felaketi ortalığı kasıp kavurur. Bu olayların fiziki sebepleri bilinebilir, ama esas kaynağı olan fizik ötesi, akıl dışı olayları insan aklı ve mantığı kavramaz. Kış gelir, dünyanın bir kısmı buz, öbür yarım küresi kavurucu sıcak olur. Ekinler, meyveler ağaçların yaşamı yeşermesi, meyvesi, kuruması gazel haline gelmesi, ırmaklar, denizler, yüzbinlerce tonluk gemileri üzerinde yüzdüren okyanuslar, dağlar, karlar vs. Daha neler neler...
SÜRECEK