Bir ülke bir anda ansızın çökmez. Hiçbir devlet bir gecede dağılmaz. Hiçbir toplum da bir gün uyuyup ertesi gün bambaşka bir memlekette uyanmaz. Çöküşler sessiz başlar. Önce kurallar gevşer. Sonra ilkeler. Ardından vicdanlar. En sonunda da toplum, olup biteni normal görmeye başlar.
İşte en tehlikeli an budur.
Zira bir memleketi ayakta tutan şey yalnızca yollar, köprüler, binalar değildir. Asıl taşıyıcı kolon; adalettir, hukuktur, eğitimdir, liyakattir, ortak akıldır.
Bunlardan biri zarar gördüğünde sistem hemen yıkılmaz. Tıpkı raydan sökülen ilk vida gibi... İlkinde tren devrilmez. İkincisinde de devrilmez. Üçüncüsünde belki yine yoluna devam eder.
Bu nedenle herkes birbirine bakıp aynı tümceyi kurar: "Bir şey olmadı ki... Oysa felaketler tam da bu tümcenin gölgesinde büyür.
Bugün milyonlarca insan geçim sıkıntısıyla boğuşuyor.
Pazara çıkan file eksik dönüyor. Emekli ay sonunu hesaplıyor. Gençler gelecek hayali kurmak yerine başka ülkelerde yaşam arıyor. Üretici maliyetlerin altında eziliyor. İşçi, memur ve esnaf yarınından kaygı duyuyor.
Fakat bütün bunların arasında ülke, gerçek sorunlarından uzaklaştırılarak bitmek tükenmek bilmeyen siyasi hesapların içine çekiliyor.
İnsan ister istemez soruyor: Bu kadar ekonomik sıkıntının yaşandığı bir dönemde neden sürekli yeni kavgalar üretiliyor? Neden çözüm yerine gerilim konuşuluyor? Neden halkın dertleri yerine siyasi hesaplar gündemi belirliyor? Zira bazen sorun çözmek zordur.
Kriz üretmek daha kolaydır.
Fakat tarihin değişmeyen bir kuralı vardır:
Kişiler gelir geçer.
Makamlar değişir.
Partiler yükselir, düşer.
Ama devletlerin kaderini belirleyen şey ilkeler olur. İlkesini kaybeden toplumlar yönünü kaybeder. Yönünü kaybeden toplumlar ise sonunda birbirini suçlayarak karanlığa yürür.
Cumhuriyet, bu ülkenin elindeki en büyük ortak değerdir. Bir siyasi partinin değil... Bir grubun değil... Bir zümrenin değil... Bu topraklarda yaşayan herkesin ortak çatısıdır. Anadolu'nun en ücra köşesindeki çocuğu okul sırasına oturtan odur. Köylünün çocuğunu öğretmen, doktor, mühendis, yargıç yapan da odur. Yoksul bir evden çıkan insanı devlet yönetimine taşıyan da odur.
Cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçimi değildir. Bir fırsat eşitliğidir. Bir aydınlanma hamlesidir. Bir toplumsal sözleşmedir. Bir milletin ortak hafızasıdır.
Ne zaman kişisel hesaplar ülkenin önüne geçirilirse, Cumhuriyetin bir vidası gevşer. Ne zaman hukuk yerine sadakat aranırsa, bir vida daha eksilir. Ne zaman liyakat yerine yakınlık tercih edilirse, bir vida daha yerinden oynar. Ne zaman yanlışlar karşısında sessiz kalınırsa, bir vida daha sökülür.
Sonra herkes dönüp aynı soruyu sorar: "Bu hale nasıl geldik?" Oysa cevap yıllardır gözümüzün önündedir. Çünkü toplumlar bir anda çökmez. Önce alışırlar. Sonra kabullenirler. En sonunda da normalleştirirler. Tam o noktada tehlike başlar.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey yeni kavgalar değil; ortak akıldır. Yeni ayrışmalar değil; Cumhuriyetin kurucu değerlerinde buluşabilmektir. Çünkü elde kalan en büyük güvence budur. Gerisi gelip geçicidir. Ama Cumhuriyet zayıflarsa, onun boşluğunu neyin dolduracağını kimse bilemez.
Mesele kişiler değildir. Mesele ilkelerdir. Mesele koltuklar değil, memlekettir. Unutulmasın ki, bir tren raydan çıkarsa herkes devrildiği yeri konuşur.
Oysa felaket çok daha önce başlamıştır. İlk vida söküldüğünde... İlk kural çiğnendiğinde... İlk yanlış normal kabul edildiğinde... Oysa bazı ülkeler savaşla yıkılır. Bazıları darbeyle. Bazıları ekonomik krizlerle. Bazıları ise sessizce... Cumhuriyetin vidaları tek tek sökülerek.