Tarih, toplumların hangi yöne yürüdüğünü gösteren büyük bir aynadır. O aynaya dikkatle bakıldığında görürüz ki milletlerin yaşamında bazı dönemler yalnızca günü değil, geleceği de belirler.
Cumhuriyetler de böyledir.
Cumhuriyet, kurulduğu günden bu yana dış ve iç tehditlerle mücadele edegelmiştir. Zira Cumhuriyet, bir yönetim biçiminden çok daha fazlasıdır. O, egemenliğin kaynağını değiştiren büyük bir uygarlık tercihidir.
Osmanlı düzeninde egemenlik hanedanın hakkıydı. Devletin sahibi millet değil, saraydı. Cumhuriyet ise bu anlayışı tersine çevirdi. Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, yüzyılların alışkanlığını değiştirerek egemenliği gökten yere indirdi ve millete verdi.
Bu nedenledir ki, Cumhuriyet'in özü seçimdir.
Seçim yalnızca sandığa gitmek değildir. Seçim, yönetme yetkisinin kaynağının halk olduğunu kabul etmektir. Demokratik meşruiyetin temeli de budur.
Türkiye'nin son yüz yıllık tarihine bakıldığında Cumhuriyet'in karşılaştığı bütün büyük krizlerin dönüp dolaşıp aynı noktada düğümlendiği görülür: Egemenliğin kaynağı meselesi.
Bazen açık biçimde, bazen de farklı söylemler altında ortaya çıkan tartışmaların merkezinde hep aynı soru vardır:
Kararı kim verecek?
Millet mi?
Yoksa millet adına karar verme ayrıcalığını kendinde görenler mi?
Cumhuriyet'in kırılma noktaları burada ortaya çıkıyor.
Cumhuriyet, sadece kurumlardan öte zihniyette yaşar. O zihniyet zayıfladığında, hukuk ikinci plana itildiğinde, seçimlerin ve demokratik meşruiyetin değeri aşındırıldığında, ortaya çıkan sorun sadece siyasi değildir. Durum doğrudan doğruya rejimin temel dayanaklarının ilgi alanındadır.
Tarih boyunca birçok toplum geçmişin ihtişamına duyduğu özlemi geleceğin programı hâline getirmeye çalışmıştır. İmparatorlukların görkemi, sarayların cazibesi ve fetihlerin hatıraları zaman zaman siyasal projelere dönüştürülmek istenebilir.
Ne var ki, tarih nostaljiyle değil, gerçeklerle ilerler.
Bilimsel açıdan bakıldığında insanlık tarihi, kulluktan yurttaşlığa, mutlak yönetimlerden temsili yönetime, ayrıcalıklardan eşit yurttaşlığa doğru ilerlemiştir. Zaman zaman geriye savrulmalar, duraklamalar ve kırılmalar yaşanmıştır. Fakat insanlığın ortak yönü daha fazla özgürlük, daha fazla katılım ve daha fazla halk egemenliğidir.
Cumhuriyet'in değeri de burada ortaya çıkıyor.
Cumhuriyet, geçmişe duyulan özlem değil, geleceğe duyulan güvendir. Onun gücü saraylardan değil, yurttaşlardan gelir. Onun dayanağı ayrıcalıklar değil, eşitliktir. Onun meşruiyeti soy bağından değil, halk iradesinden doğar.
Bugün yaşanan her tartışmaya bu açıdan bakılmalıdır. Kişiler gelir geçer, partiler değişir, siyasal dengeler yeniden şekillenir. Ancak Cumhuriyet'in temel ilkeleri tartışma konusu hâline geldiğinde konu artık günlük siyasetin sınırlarını aşar.
O noktada konuşulan şey yalnızca bugünün konusu değildir.
Cumhuriyet'in geleceğidir.
Bu nedenle Cumhuriyet'i savunmak, belirli kişi ya da belirli siyasi devinimleri savunmak değildir. Aklı, hukuku, seçimi, yurttaşlığı ve millet egemenliğini savunmaktır.
Türkiye'nin geçmişine bakıldığında bütün kırılma noktalarında aynı gerçeği görürüz.
Milletin iradesine dayanan düzenler kalıcı olmuş, onun dışındaki arayışlar ise tarihin akışı içinde eriyip gitmiştir.
Zira tarih, bütün iniş çıkışlarına rağmen hep aynı yönde akar.
Nehirler, kısa süreli taşkınlar yaşasa bile, tersine ve yokuş yukarı akmaz.