Tarih, yalnızca geçmişte yaşanan olayların kronolojik bir dizimi olarak ele alınmamalıdır. Tarih; toplumların aklını, yönünü ve kaderini belirleyen ortak hafızadır. Bu hafızadan uzaklaşmak, geçmişi unutmak değil; geleceği karanlığa terk etmek anlamına gelir. Bir ulusun kurucu değerleriyle arasına mesafe koyması, çoğu zaman fark edilmese bile sonuçları ağır olan bir çözülme sürecinin ilk işaretidir.
İslam dünyasının tarihsel akışı, bu gerçeğin en çarpıcı örneklerini ortaya koyar. Bir zamanlar bilimin, felsefenin ve özgür düşüncenin merkezi olan bu coğrafya; aklın yerini dogmaya, sorgulamanın yerini itaate bıraktığı anda gerileme sürecine girmiştir. Farabi’lerin, İbn Sina’ların, İbn Rüşd’lerin yetiştiği bir uygarlığın, yüzyıllar sonra bilimden, sanattan ve eleştirel düşünceden kopması rastlantı değildir. Bu kopuş, bilinçli bir zihinsel tercihin sonucudur.
Osmanlı Devleti, geniş topraklara hükmetmesine rağmen düşünsel üretimde bu büyük mirası sürdürememiştir. Devlet aygıtı, liyakat yerine sadakati; akıl yerine biatı esas aldıkça çürüme ve çöküş kaçınılmaz hâle gelmiştir. Koçi Bey’in yüzyıllar önce açıkça dile getirdiği rüşvet, kayırmacılık ve yozlaşma, yalnızca bir dönemin değil, akıldan uzaklaşan her yönetimin ortak kaderidir. Güçlü görünen imparatorluklar, çoğu zaman içten içe çöker.
Bu tarihsel yıkımın ardından sahneye çıkan Mustafa Kemal Atatürk, yalnızca bir kurtarıcı değil; aynı zamanda büyük bir zihinsel kırılmanın mimarıdır. Ulusal Kurtuluş Savaşı, emperyalizme karşı verilen askerî bir mücadele olduğu kadar; teslimiyetçi ve kaderci anlayışa karşı yürütülen bir akıl mücadelesidir. Atatürk’ün asıl devrimi, işgal orduları yenildikten sonra başlamıştır.
Cumhuriyet, salt bir yönetim değişikliği değildir. Cumhuriyet; kuldan yurttaşa geçiştir. Laiklik, din karşıtlığı değil; düşüncenin özgürleşmesidir. Bilimsel eğitim, geçmişi inkâr etmek değil; geleceği inşa etmektir. Atatürk, bu topraklarda ilk kez aklı, bilimi ve sorgulamayı devletin temel direği hâline getirmiştir. Sonuç olarak Türkiye Cumhuriyeti, İslam dünyasında istisnai bir örnek olmuştur.
Ne var ki tarihten kopuş, çoğu zaman birdenbire olmaz. Küçük adımlarla, semboller üzerinden başlar. Eğitimden çıkarılan içerikler, değersizleştirilen anma günleri, görünmez kılınan kurucu figürler; bir milletin hafızasını aşındırmanın en etkili yollarıdır. Atatürk’ten uzaklaşma çabaları, yalnızca bir kişiyi hedef almaz; onun temsil ettiği akılcı, bağımsız ve çağdaş uygarlık fikrini tasfiye etmeyi amaç edinmiştir.
Bugün dünya açık bir gerçeği gözler önüne seriyor: Coğrafya kader değildir. Aynı toprakları paylaşan ülkeler arasında derin uçurumlar varsa, bunun nedeni yönetim anlayışıdır. Sorgulayan, hesap soran ve denetleyen toplumlar refaha ulaşırken, biat kültürünün egemen olduğu ülkeler yoksulluk, şiddet ve umutsuzluk sarmalında debelenir. Akıl dışlanırsa hurafe güç kazanır; bilim dışlanırsa cehalet örgütlü hâle gelir.
Atatürk’ten uzaklaşmak, bu temel nedenlerle tehlikelidir. Zira Atatürk, geçmişte kalmış bir tarih figürü değildir; çağlar boyunca yol gösteren bir düşünce sistemidir. O sistem; bağımsızlığı, laikliği, bilimi ve ulusal onuru esas alır. Bu değerlerden vazgeçmek, Türkiye’yi yalnızca sıradan bir ülke hâline getirmez; aksine tarihsel birikiminden ve gerçekliğinden koparır.
Bir fikri yok sayma çabaları, onu ortadan kaldıramaz. Tam tersine, o fikrin gücünü gösterir. Eğer Atatürk yalnızca bir hatıra olsaydı, bu denli rahatsızlık yaratmazdı. Unutulması istenen şey, aslında en çok korkulan şeydir. Zira akıl, otoriterliğin en büyük düşmanıdır.
Beş bin yıllık yazılı tarihten şunu öğrendik. Uygarlıklar, kılıcın ucunda değil; aklın aydınlığında yükselir. Akıl terk edildiğinde, en büyük imparatorlukların bile sonu gelir. Atatürk’ün bıraktığı miras, bu acı derslerin süzülmüş hâlidir. O mirastan uzaklaşmak, yalnızca geçmişi reddetmek değil; geleceği de riske atmaktır.
Atatürk’ten uzaklaşmak, tarihten kopuşun ilk adımıdır.
Tarihten kopan toplumlar ise, er ya da geç yönlerini kaybederler.