Türkiye, bir kadın daha öldürüldüğünde yalnızca bir insanını kaybetmiyor; aynı zamanda devlet olma iddiasından da bir parça kaybediyor. Ankara’da sadece 30 yaşındaki Gülhan Taş’ın öldürülmesi, tesadüflerin, “öfkeli erkeklerin” ya da “aile içi anlaşmazlıkların” konusu değildir. Bu cinayet, bir siyasi tercihin, bir toplumsal körlüğün, bir kurumsal çöküşün sonucudur. Çorum Haber Gazetesi’nin 11 Aralık 2025 tarihli manşetinde yer alan bu acı hikâye, İstanbul Sözleşmesi’nin feshinin ne kadar yanlış, ne kadar tehlikeli ve ne kadar çağa aykırı bir karar olduğunu çıplak ve çarpıcı biçimde ortaya koyuyor.
Gülhan Taş, defalarca şikâyette bulunuyor, uzaklaştırma kararı aldırıyor, evini değiştiriyor, saklanan, korkan, fakat tüm uyarılara rağmen korunamayan bir kadın. Bir sabah işine gitmek için kapıdan çıktığı anda, kendisini aylarca takip eden eski sevgilisinin saldırısıyla yaşamı sona erdi. Bu, kader değildir. Bu, sistemin kusurudur. Bu ölüm, göz göre göre gelmiş ve devlet ise seyretmiştir.
İstanbul Sözleşmesi’nin feshinin ardından Türkiye’de ortaya çıkan tablo akademik olarak da nettir: Risk analizi uygulanmıyor, koruyucu tedbirler etkisiz, kurumlar arası koordinasyon çökmüş durumda. Kadınlar hayatta kalabilmek için devletin tüm kapılarını çalıyor; ancak karşılarında çoğu zaman görmezden gelen, umursamayan ya da sadece “kağıt üzerinde işlem” yapan bir bürokrasi buluyor.
İstanbul Sözleşmesi’nin kaldırılması yalnızca hukuki bir eksiltme değildir; aynı zamanda politik bir mesajdır. Bu mesajın özeti şudur: “Kadının yaşam hakkı, siyasi hesaplardan sonradır”
Sözleşmenin yürürlükten kaldırılmasından bu yana:
Uzaklaştırma kararlarının uygulanma oranı düşmüştür. Kolluğun olayı olmadan önleme sorumluluğu zayıflamıştır. Şiddet failleri güçlenmiş, cesaretlenmiştir. Kadınların devlet kurumlarına güveni önemli ölçüde azalmıştır. “Önleyici model” tamamen çökmüş, yerini yalnızca “sonuçlarla uğraşan” etkisiz bir yapı almıştır.
Bugün Türkiye’de kadın cinayetleri artık salt bireysel suçlar değil; devlet politikalarının sonuçlarıdır. Çünkü devlet, İstanbul Sözleşmesi’ni feshederek kendi elini geri çekmiş, kadınların sığındığı en önemli koruyucu şemsiyesini elinden almıştır. O şemsiye gidince ise yağmur yerine, kan yağdı kadınların başına. Gülhan Taş’ın ölümü bunun trajik ispatıdır.
Daha kötüsü: Gülhan’ın son aylarda yaşadığı korku, yalnızlık ve çaresizlik bu ülkenin milyonlarca kadınının bugün yaşadığı duygularla aynıdır. Bir kadın “beni öldürecek” diye defalarca başvuru yapıyor, ama devlet gerekli ciddiyeti göstermiyorsa, o cinayetin sorumluluğu yalnızca failin değil; o kadını koruyamayan sistemindir.
İstanbul Sözleşmesi, kadınların yalnız olmadığını söylüyordu. Feshi ise: “Artık kendi kendinizi koruyun.” dedi.
Bu, modern bir hukuk devletine yakışır bir anlayış değildir. Bu, çağdaş toplumlarda kabul gören bir yaklaşım değildir. Kadına yönelik şiddet, hükümetlerin politik tercihleriyle artar veya azalır. Türkiye, yanlış tercihin sonuçlarını bugün acı biçimde yaşamaktadır.
Gülhan Taş’ın trajedisi, bir gazete haberinden ibaret kalmamalıdır. Bu ülkede her kadın cinayeti, devletin sorumluluğunu anımsatan bir alarm olmalıdır. O alarm bugün Türkiye’nin vicdanında çalmaktadır.
İstanbul Sözleşmesi yaşatır. O yoksa ölüm gelir.
Gülhan Taş’ın ardından bir kez daha soruyoruz: Kaç kadın daha ölürse, bu hatadan geri dönülecek?