Dünya üzerinde, yirmi birinci yüzyılda hâlâ teokrasiyle yönetilen ülke sayısı oldukça sınırlıdır. Bu ülkeler, yalnızca siyasal tercihleriyle değil, çağın ruhuna direnen yönetim anlayışlarıyla da dikkat çeker. İran, bu tablo içinde, tarihsel derinliği ile bugünkü siyasal karanlığı arasındaki keskin çelişkiyle öne çıkan ülkelerden biridir.

İran, sıradan bir coğrafya değildir. Kökleri antik Pers İmparatorluğu’na uzanan bu topraklar, yüzyıllar boyunca insanlık tarihine yön vermiştir. Zerdüştlük inancıyla şekillenen Pers uygarlığı; bilimde, felsefede, matematikte ve edebiyatta evrensel izler bırakmıştır. İbni Sina’dan Ömer Hayyam’a, Firdevsi’den Hafız’a uzanan düşünsel ve sanatsal miras, İran’ın yalnızca bölgesel değil, küresel ölçekte bir uygarlık merkezi olduğunu kanıtlar.

Ne var ki tarihsel miras, tek başına ilerlemenin güvencesi değildir. İran, özellikle 14. yüzyıldan itibaren, dünyada yaşanan büyük zihinsel ve toplumsal dönüşümlerin dışında kalmıştır. Avrupa’da Rönesans, Reformasyon ve Aydınlanma ile akıl, bilim ve birey öne çıkarken; İran’da din, siyasal hayat üzerindeki belirleyiciliğini giderek artırmıştır. Laikleşemeyen devlet yapısı, ülkeyi önce monarşik bir durağanlığa, ardından teokratik bir baskı düzenine sürüklemiştir.

1979’da yaşananlar, İran açısından bir devrimden çok, bir yön değişikliği olarak tarihe geçmiştir. Pehlevi hanedanının monarşik düzeni yıkılmış; ancak yerine halk egemenliğini esas alan demokratik bir cumhuriyet değil, din merkezli bir iktidar kurulmuştur. Böylece İran, monarşiden kurtulmuş fakat özgürleşememiştir. Devrim, karanlığı dağıtmak yerine, onu kurumsallaştırmıştır.

Bu tarihten sonra ülkede laiklik tasfiye edilmiş, muhalefet susturulmuş, binlerce insan idam edilmiş, on binlercesi hapishanelere doldurulmuş, milyonlarca İranlı sürgün yollarına düşmüştür. İran bugün, yalnızca kendi halkı için değil, bölge için de ağır sonuçlar doğuran, sert ve acımasız bir teokratik diktatörlük olarak anılmaktadır.

Ekonomik tablo da siyasal baskının doğal bir uzantısıdır. Para biriminin hızla değer kaybetmesi, işsizliğin ve yoksulluğun derinleşmesi, halkın günlük yaşamını dayanılmaz hâle getirmiştir. Son yıllarda ülkenin dört bir yanına yayılan protestolar, bu birikmiş öfkenin dışavurumudur. Ancak bu tepkiler, örgütlü bir muhalefet ve güçlü bir siyasal önderlikten yoksun olduğu için, kalıcı bir dönüşüme evrilememektedir.

Öte yandan, İran üzerindeki dış müdahale söylemleri de çözüm olmaktan uzaktır. ABD’nin olası bir askerî müdahalesi ya da monarşiye dönüş çağrıları, İran’ı ya yeni bir bağımlılık ilişkisine ya da geçmişte başarısızlığı kanıtlanmış bir rejime mahkûm etme riski taşımaktadır. Monarşiden teokrasiye savrulan bir ülkenin yeniden monarşiye dönmesi, ilerleme değil, tarihsel bir geri gidiştir.

Asıl mesele, İran’ın neye karşı olduğundan çok, neyi kurmak istediğidir. İran’ın önündeki gerçek seçenek; ulusal ve toprak bütünlüğünü koruyan, etnik ve mezhepsel ayrışmaları körüklemeyen, Persleri, Azerileri, Kürtleri ve diğer tüm toplulukları eşit yurttaşlık temelinde birleştiren laik ve demokratik bir cumhuriyettir. Bu cumhuriyet, biçimsel değil; özgürlükleri güvence altına alan, hukukun üstünlüğünü esas alan gerçek bir cumhuriyet olmalıdır.

İran, artık teokrasi ile monarşi arasında sıkışmış bir ülke olmaktan çıkmalıdır. Tarihsel birikimini çağdaş değerlerle buluşturmalı; cesur bir zihinsel ve siyasal dönüşümü gerçekleştirmelidir. Bu dönüşümün başarısı, dış güçlerin icazetine ya da sürgündeki figürlerin vaatlerine değil; bedel ödeyen, direnen ve geleceğini kendi elleriyle kurmak isteyen İran halkının iradesine bağlıdır.

İran, yalnızca bir yönetim krizi yaşamamaktadır; aynı zamanda derin bir yön krizi içindedir. Devrimle gelen karanlığın dağılıp dağılmayacağını, bu ülkenin tarih sahnesinde hangi yöne yürüyeceği belirleyecektir.