Susuz Anadolu ve Cumhuriyetin İlk Sınavı

Bazı sular vardır. İnsan sadece susuzluğunu gidermez o sularla geçmişini içer, çocukluğunu içer, halkının çilesini içer. Aradan kaç yıl geçerse geçsin, o suyun tadı damaktan değil, insanın vicdanından gitmez.

Ben o çeşmenin suyunu içerek büyüdüm.

Yaz günlerinde güneş, Dedesli Ovası’nın üstüne bir ateş gibi çökerdi. Toprak çatlar, rüzgâr kavrulur, insanlar gölgeden gölgeye sığınırdı. Ama en büyük sıkıntı susuzluktu. Bugünün genç kuşaklarına masal gibi gelebilir; oysa Anadolu’nun yakın geçmişi, suyu kilometrelerce öteden eşek sırtında taşıyan insanların tarihidir.

Şimdi musluğu açınca akan suyun kıymeti bilinmiyor belki… Zira kolay ulaşılmış nimetlerin kıymeti az olur. Oysa bir zamanlar su, Anadolu insanı için ekmek kadar, hatta bazen ekmekten de önemliydi. Açlığa bir süre dayanılırdı ama susuzluğa dayanılmazdı.

Cumhuriyet işte böyle bir Anadolu devraldı.

Yorgun…

Yoksul…

Yıllarca savaşlardan çıkmış…

Tarlasında öküzü, sırtında ceketi, evinde ekmeği eksik bir Anadolu…

Osmanlı’nın son döneminde girilen savaşlar yalnız cepheleri değil, memleketin ruhunu da tüketmişti. Düyun-u Umumiye denilen ekonomik pranga, devletin boğazına geçirilmiş ağır bir zincirdi. Ardından Kurtuluş Savaşı geldi. Anadolu insanı bu kez yalnız düşman ordularıyla değil, açlıkla, hastalıkla, yoksullukla da savaştı.

Cumhuriyet böylesi bir enkazın içinden doğdu.

Bugün bazıları Cumhuriyet’i yalnızca bir yönetim biçimi sanıyor. Oysa Cumhuriyet, Anadolu köylüsünün yeniden insan yerine konulma mücadelesiydi. Köylünün sırtındaki yükü hafifletme çabasıydı. Çamur içindeki köylere yol götürmekti. Lambasız evlere ışık, susuz köylere çeşme götürmekti.

Çünkü Mustafa Kemal ve arkadaşları iyi biliyordu ki: Bir ülke yalnız sınırlarını koruyarak yaşayamazdı. İnsanını da yaşatmak zorundaydı.

Ama elde ne vardı?

Sanayi yok…

Para yok…

Makine yok…

Yol yok…

Demiryolu yetersiz…

Köylerde okul yok…

Sağlık ocağı yok…

Temiz içme suyu çoğu yerde yok…

Bugün bir düğmeye basınca çalışan makinelerin yerinde, o gün kağnılar vardı. İnsanlar çamaşırı deterjanla değil, meşe külüyle yıkıyordu. Sabun bulamayan köylüler, ellerini killi toprakla ovuyordu. Çocuklar çoğu zaman yalınayak dolaşıyor, sıtma, bit, pire, tahtakurusu yaşamın olağan parçası sayılıyordu.

İşte Cumhuriyet’in ilk savaşı buydu.

Bu savaşın cephelerinden biri de Çorum’un Dedesli Ovası idi.

O köylerde su vardı aslında… Ama her su içilmiyordu. Kimisi acıydı, kimisi ağır kokulu, kimisi hastalık taşıyordu. İçilecek temiz su ise kilometrelerce uzaktaydı. İnsanlar sabahın karanlığında yola düşüyor, dönüşte omuzlarında yalnız su değil, yaşamı taşıyorlardı.

Ben çocukluğumda o çeşmenin başında bekleyen insanları gördüm.

Testisini doldurmak için sıra bekleyen kadınları… Atının terkisine su yükleyen köylüleri…

Yaz sıcağında bir tas su içince yüzü değişen insanları…

Şunu çok sonra anladım:

Biz aslında yalnız susuz bir coğrafyada yaşamıyorduk. Yüzyılların ihmal edilmiş Anadolu’sunda yaşıyorduk.

Cumhuriyet’in büyüklüğü burada ortaya çıktı.

Zira Cumhuriyet, sarayların değil; susuz köylerin neye gereksinimi olduğunu gördü.

Bir yanda kapitülasyonların borcu ödenirken, öte yanda demiryolları yapılıyordu. Fabrikalar kuruluyor, okullar açılıyor, köylere öğretmen gönderiliyordu. Ve Anadolu’nun en ücra köşelerinde bile devlet denilen şey ilk kez halkın karşısına bir efendi gibi değil, bir hizmet anlayışıyla çıkıyordu.

İşte bu yüzden Cumhuriyet yalnızca bir rejim değildir. Aynı zamanda büyük bir ahlak devrimidir. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuşak yöneticileri, makamı ayrıcalık değil sorumluluk sayıyordu.

Bir süre sonra Dedesli Ovası’nda yaşanacak olay da bunun en çarpıcı örneklerinden biri olacaktı.

Bir gün yoldan geçen bir vali, birkaç kağnının peşinden baktı…

Ve Anadolu’nun kaderi değişti.

Devam edecek.