KORKU NASIL BİR YÖNETİM ARACINA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ?

Korku, iktidarların en eski ve en ucuz yönetim aracıdır. İtaat üretir, sorgulamayı köreltir, insanları birbirinden uzaklaştırır. Bugün yaşadığımız tablo, korkunun rastlantısal değil; planlı, süreklilik kazandırılmış ve kurumsallaştırılmış bir siyaset tekniği olarak kullanıldığını göstermektedir.

Bu korku, yalnızca polis copuyla ya da mahkeme salonlarıyla yaratılmıyor. Daha sinsi, daha görünmez biçimlerde inşa ediliyor: İşini kaybetme korkusu, yarını öngörememe korkusu, konuştuğunda yalnız kalma korkusu… Toplum, adım adım “sessiz kalmanın güvenli olduğu” fikrine alıştırılıyor. Böylece baskı, doğrudan zorla değil; içselleştirilmiş çekingenlikle sürdürülüyor.

Korku büyüdükçe, haklar lütuf gibi sunulmaya başlanıyor. İfade özgürlüğü “ölçülü olma” şartına bağlanıyor; itiraz “provokasyon” sayılıyor; eleştiri “tehdit” diye damgalanıyor. Bu dil, toplumun zihninde şu yanılsamayı yaratıyor: Susmak erdem, kabullenmek akılcılık, boyun eğmek ise sağduyu. Oysa bunların hiçbiri değildir.

Burada asıl tehlike, korkunun sıradanlaşmasıdır. İnsanlar korkuya alıştıkça onu fark etmez olur. Tepki vermemeyi “olgunluk”, geri çekilmeyi “tedbir”, olan biteni kabullenmeyi “gerçekçilik” sanır. Böyle bir ortamda iktidarın sertleşmesine bile gerek kalmaz; toplum kendi kendini denetler hâle gelir.

Oysa tarih şunu açıkça gösterir: Korku kalıcı değildir. Bir noktadan sonra işlemez olur. Çünkü korku, yalnızlaştırır; ama aynı zamanda ortak bir sıkışmışlık da yaratır. İnsanlar benzer korkuları yaşadıklarını fark ettiklerinde, sessizlik çözülmeye başlar. Bugün meydanlara yansıyan kalabalıkların ardında tam da bu kırılma vardır.

Korku siyasetinin en büyük zayıflığı, umudu tamamen yok edememesidir. Umut bastırılabilir, ötelenebilir, küçültülebilir; ama kökünden sökülemez. Çünkü umut bireysel bir duygu değil, kolektif bir sezgidir. Bir kişi susabilir; ama milyonlarca insan aynı anda sustuğunda, o sessizlik bile bir anlam taşır ve bir süre sonra konuşmaya dönüşür.

Bu nedenle korkuyla yönetilen her düzen, kendi sonunu da içinde taşır. Korku arttıkça meşruiyet azalır; baskı derinleştikçe itiraz olgunlaşır. Bugün yaşadığımız süreç, korkunun doruğa çıkarıldığı; fakat etkisini yitirmeye başladığı bir eşiktir. Toplum artık yalnızca “ne oluyor?” diye sormuyor; “neden böyle olmak zorunda?” sorusunu da yüksek sesle dile getiriyor.

Korku bir yönetim aracıysa, dayanışma da onun panzehiridir. İnsanlar yan yana geldikçe, korku bireysel bir yük olmaktan çıkar; paylaşılır, hafifler ve etkisini yitirir. Bu yüzden meydanlar, yalnızca protesto alanları değil; korkunun çözüldüğü ortak nefes alanlarıdır.

Bu bölümün vardığı yer nettir: Korku, yönetilebilir bir toplum yaratır; ama asla onurlu bir gelecek kurmaz. Gelecek, korkunun değil; aklın, cesaretin ve dayanışmanın omuzlarında yükselir.

Yarın: 3. BÖLÜM – Yoksulluk Neden Bir Kader Değildir?