Eğitim-İş Çorum Şubesi, bir çocuğun okula başlamasının çok ağır maddi külfet getirdiğini belirterek, “Eğitimle ticaret yan yana gelmez. Eğitim devletin sorumluluğudur. Eğitim giderleri aile bütçesinden alınmalı, kamu bütçesine taşınmalıdır” dedi.
Eğitim İş Genel Merkezi, 2026-2027 Eğitim Öğretim yılının ilk gününde; artan okula başlama maliyetlerine, derinleşen yoksulluğa, çocuk işçiliğine, baskı ve sürgün politikalarına, öğretmenlere yönelik önlük ve müfredat dayatmalarına karşı Milli Eğitim Bakanlığı önünde kitlesel basın açıklaması yaptı.
Eğitim-İş Çorum Şubesi ise basın açıklamasıyla eğitimde yaşanan sorunlara dikkat çekti.
“ÖNLÜK NEYİ ÖRTÜYOR?”
Eğitim-İş Şube yönetimi, parasız ve nitelikli eğitim talebini yineleyerek, “Vergiyi devlet topluyor; temizliği, güvenliği, onarımı veli karşılıyor. Öğrenci müşteri, veli finansör, devlet seyirci hâline getiriliyor” ifadesini kullandı.
Sendika yöneticileri; bir çocuğu okula başlatmanın bedelinin asgari ücretin 3 katına ulaştığına, okulların temizlik ve güvenlikten yoksun bırakıldığına, bazı çocukların okula aç gelip aç döndüğüne, MESEM adı altında can verildiğine, öğretmenlerin sürgün ve baskılarla sindirilmek istendiğine, okulların ideolojik müfredatlarla propaganda alanına çevrildiği bir eğitim ortamı varken Bakanın öğretmenin ne giydiğiyle uğraştığına dikkat çekerek 'önlük neyi örtüyor?' diye sordu.
Eğitim-İş’in basın açıklaması şu şekilde:
“YOKSULLUK ARTIK OKUL SIRALARINDA OTURUYOR”
“2026-2027 eğitim-öğretim yılı başladı. Milyonlarca öğrencimiz sıralarına, öğretmenlerimiz sınıflarına döndü.
Ancak bir okulun kapısını açmak, o okulu eğitime hazır hâle getirmek değildir. Öğretmeni eksikse, sınıfları kalabalıksa, temizliği ve güvenliği sağlanamıyorsa, çocuk okula aç geliyorsa orada “hazırız” diyemezsiniz.
Her yıl takvim değişiyor, zil yeniden çalıyor ama eğitim sisteminin kronik sorunları olduğu yerde duruyor. Öğretmen açığı, ikili eğitim, kalabalık sınıflar, derslik yetersizliği, temizlik ve güvenlik sorunları artık geçici değil, yıllardır çözülemeyen yapısal sorunlardır.
Üstelik bugün bütün bunların ortasında çok daha ağır bir gerçek var:
Yoksulluk artık okul sıralarında oturuyor.
Çocuğun boş beslenme çantasında, eksik defterinde, binemediği serviste, gidemediği kantinde karşımıza çıkıyor.
Yoksulluk devamsızlığa, okuldan kopuşa, çocuk işçiliğine dönüşüyor.
Türkiye’de eğitim sorununu artık çocuk yoksulluğundan ayrı konuşamayız.”
“BİR ÇOCUĞU OKULA BAŞLATMANIN
BEDELİ NEREDEYSE ÜÇ ASGARİ ÜCRET!”
“Üstelik bununla da bitmiyor.
Kırtasiye, beslenme, internet, dijital araçlar, yardımcı kaynaklar...
Bazı okullarda kayıt sırasında 20 bin liradan 100 bin liraya kadar para isteniyor.
Bakanlık “Kayıt parası yok” diyor.
Evet, adına kayıt parası demiyorlar; “bağış” diyorlar. Ama gönüllülük yalnızca kâğıt üzerinde kalıyor. Ortaya zorunlu gönüllü bağış düzeni çıkıyor.
Aile çocuğunun kırtasiyesini, kıyafetini, servisini, beslenmesini karşılıyor. Yetmiyor; okulun temizliği, güvenliği ve onarımı için de para ödüyor.
Soruyoruz:
Bu durumda devlet okulunun parasız olduğunu kim söyleyebilir?
Vergiyi devlet topluyor; temizliği, güvenliği, onarımı veli karşılıyor.
Öğrenci müşteri, veli finansör, devlet seyirci hâline getiriliyor.
Eğitimle ticaret yan yana gelmez. Eğitim devletin sorumluluğudur. Eğitim giderleri aile bütçesinden alınmalı, kamu bütçesine taşınmalıdır.”
“AÇ ÇOCUK ÖĞRENEMEZ!”
“Bakanlığın çok övündüğü PİSA gerçeklerine göre, Türkiye’de her 3 öğrenciden 1’i kahvaltı yapamıyor, 5 öğrenciden 1’i öğün atlıyor.
Maddi ve sosyal yönden yoksulluk derinleşmiş ve artmış bir durumda. Aç bir çocuğa “dersine odaklan” diyemezsiniz.
Bütün öğrencilere en az bir öğün ücretsiz ve sağlıklı yemek ile temiz içme suyu sağlanmalıdır.
Çocuğun beslenmesi sosyal yardım değildir. Eğitimin ayrılmaz bir parçasıdır.
Dünya’da 1943’ten beri Finlandiya’da, 2001’den beri Hindistan’da 118 milyon öğrenciye ve AB’deki tüm ülkelerde okul yemeği uygulamasının olduğunu görüyoruz. Yani konu yapılabilirlik değil, politik tercih meselesi.
Bir ülkede çocukların bir öğün yemeğinin maliyet hesabını yapanlar, aslında eğitime nereden baktıklarını da açıklamış olurlar.”
“OKUL KALICI, TEMİZLİK VE GÜVENLİK PERSONELİ NEDEN GEÇİCİ?”
“Yeni eğitim-öğretim yılına okulların temizlik ve güvenlik sorunu da çözülmeden girildi.
Türkiye’de 60 binden fazla devlet okulu var. Buna karşılık 30 bin geçici güvenlik personelinden söz ediliyor.
Matematik ortada:
Her iki okula bir güvenlik görevlisi bile düşmüyor.
Ancak sorun yalnızca sayı değildir.
Okul güvenliği geçici bir iş değildir. Birkaç aylık görevlendirmelerle, İŞKUR takvimiyle ya da proje süresiyle güvenlik sağlanamaz.
Aynı yanlış temizlikte de sürdürülüyor. Geçici personel alınıyor, süre dolunca okullar yeniden görevlisiz kalıyor. Okul yöneticileri temizlik malzemesi için veliden para toplamak zorunda bırakılıyor. Veliler çocuklarının sınıflarını, tuvaletlerini temizlemeye zorlanıyor.
Okul kalıcıysa, temizlik ihtiyacı kalıcıysa, çocuklarımız her gün o okulda bulunuyorsa personel neden geçici?
Her okulda ihtiyacı kadar kadrolu temizlik personeli bulunmalıdır.
Güvenlik geçici personelle değil; okul iklimini bilen, çocuklarla iletişim konusunda eğitimli ve sürekli çalışan personelle sağlanmalıdır.
Okul güvenliği velinin ödeme gücüne, turnike şirketlerine ya da birkaç aylık projelere bırakılamaz.”
“ÖNLÜĞÜN SANTİMİNİ DEĞİL, SINIFTA ÇOCUĞA DÜŞEN ALANI HESAPLAYIN!”
“Bir yanda bütün bu sorunlar dururken Bakanlık öğretmenin ne giyeceğiyle uğraşıyor.
Öğretmenin itibarı kıyafetle, önlükle, yönetmelikle sağlanmaz.
Öğretmeni yoksullaştırırsanız, mesleğini güvencesiz hâle getirirseniz, eğitim politikalarında söz hakkını elinden alırsanız; sonra üzerine önlük giydirerek mesleğin itibarını yükseltemezsiniz.
Öğretmenin önlüğünün boyunu santim santim hesaplayacağınıza, elli kişilik sınıfta bir çocuğa kaç santimetrekare düştüğünü hesaplayın!
Öğretmen ne giyeceğini bilir.
Bakanlığın işi öğretmenin kıyafetini değil, eğitimin sorunlarını çözmektir.”
“KARMA EĞİTİME DOKUNAMAZSINIZ!”
“Son dönemde karma eğitimin yeniden tartışmaya açılması da tesadüf değildir.
Kız ve erkek çocuklarının yan yana eğitim görmesini 2026 Türkiye’sinde hâlâ tartışıyorsak, burada eğitimden çok nasıl bir toplum kurulmak istendiğini konuşmamız gerekir.
Karma eğitim bir “talep” ya da “tercih” meselesi değildir. Bilimsel ve pedagojik bir kazanımdır.
Karma eğitime dokunamazsınız!”
“İKTİDARIN PROPAGANDA MEMURU DEĞİLİZ; BİZİM DERSİMİZ CUMHURİYET!”
“Bakanlık, iktidarın kapalı kapılar ardında yürüttüğü “Terörsüz Türkiye” sürecini müfredata ekleyerek, okullarımızı bilim ve aydınlanmanın yuvası olmaktan çıkarıp siyasi iktidarın dönemsel çıkarlarının propaganda alanına dönüştürmek istiyor.
Dayatılan genelgelerle, siyasi içerikli etkinliklerle ve ideolojik müfredatlarla sınıflarımız, iktidarın siyasi ajandasını meşrulaştırma alanlarına çevriliyor.
Okullar siyasi iktidarın arka bahçesi, öğretmenler propaganda memuru değildir!
Öğretmenler, kapalı kapılar ardında yürütülen siyasi hesapların anlatıcısı yapılamaz.
Öğretmenin görevi öğrenciye ne düşüneceğini dikte etmek değil; nasıl düşüneceğini öğretmektir.
Toplumsal barış, kardeşlik ve bir arada yaşama kültürü; günübirlik çıkarlarla değil, Cumhuriyetin kurucu değerleri olan laiklik ve yurttaşlık bilinciyle inşa edilir.
Bizim dersimiz dün de Cumhuriyetti, bugün de Cumhuriyet, yarın da Cumhuriyet olacaktır!
Sayın Bakan;
Öğretmenin kıyafetiyle uğraşmayı bırakın, öğretmenin sorunlarını çözün.
Çocukların nasıl giyindiğini değil, ne yediğini düşünün.
Atama bekleyen öğretmenlerin sesini duyun.
Her okula yeterli bütçe verin.
Kalabalık sınıflara ve ikili eğitime son verin.
Her okula kadrolu temizlik ve sürekli güvenlik personeli sağlayın.
Bütün çocuklara ücretsiz bir öğün sağlıklı yemek ve temiz içme suyu verin.
MESEM’lerde yaşamını kaybeden çocukların hesabını verin.
Okulları tarikat ve cemaatlerle yapılan protokollere değil; öğretmenlere ve bilim insanlarına açın.
Bunlar çocuklarımıza, eğitimcilerimize verilecek lütuflar değildir. Bunlar devletin yerine getirmek zorunda olduğu sorumluluklardır.
Bir ülkenin eğitime verdiği değeri Bakanlığın bütçe sunumlarındaki rakamlar değil; çocuğun tabağındaki yemek, sınıfındaki öğretmen, okulunun temizliği ve güvenliği gösterir.
Hiçbir çocuk aç değilse, hiçbir öğretmen güvencesiz çalıştırılmıyorsa, hiçbir okul veli bağışıyla ayakta tutulmuyorsa, çocuklarımız eğitim adı altında fabrikalara, atölyelere gönderilmiyorsa değişimden söz edebiliriz.
Aksi hâlde her Eylülde yalnızca takvim değişir.
Okullar açılır, eğitimin sorunları yerinde kalır.
Eğitim-İş olarak bir kez daha ilan ediyoruz:
Çocuklarımızın geleceğini yoksulluğa, piyasaya, gericiliğe ve güvencesizliğe teslim etmeyeceğiz!
Laik, bilimsel, kamusal, parasız ve karma eğitim mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz!”





