Bu bir Hint masalıdır; yazan dost Hasan Ali; 

Çorum Haber’de yazmış, mesajı bilinmeli. 

Kediye yakalanmak korkusu, endişesi; 

Nedeniyle farenin tükenmiştir neşesi. 

Fare için çekici, kedilerin yaşamı; 

Kendisi  kedi olsa, gündüz olur akşamı. 

Tanıdıkları ona, önerir büyücüyü; 

O da gider anlatır, görmüş gibi öcüyü. 

“Bu korkuyu sürekli yaşarım ki ne diye?  

Ne olursun büyücü, döndür beni kediye!” 

Büyücü acıyarak, kediye dönüştürmüş; 

Birkaç gün mutlu olmuş, sonra köpeği görmüş. 

Köpek ona saldırmış, zor kurtarmış canını; 

Bir anda yitirmiş o, yaşam heyecanını. 

Ne sevinci, coşkusu, kalmamış mutluluğu; 

Büyücünün yanında almış yine soluğu. 

Ağlayıp sızlayarak, anlatmış durumunu; 

Dönüştürmüş büyücü, bu kez kaplana onu. 

Bu yeni kimliğiyle bütün korkularını; 

Geride bırakarak, mutlu görmüş yarını. 

Ancak bir silah sesi yıkmış hayallerini; 

Kurşun yalayıp geçmiş, sırtında tüylerini. 

Kılpayı kurtulmuştur, koşup ormana girer; 

Saklanır ya orada, “Sonum ne olacak? der. 

Sürekli saklanmaksa, mutsuz etmekte onu; 

Korkularından onun kurtulmasıdır konu. 

Yeniden büyücünün karşısına vararak; 

Onun ayaklarına kapanıp yalvararak… 

Bir çözüm bulmasını , ister bu durumuna; 

Büyücü bakar, boştur, her ne yapmışsa ona. 

Onun bu korkusunu yenmesi mümkün değil. 

Zavallının  her geçen, o günleri gün değil. 

Sonunda onu eski haline dönüştürür. 

Bakar fare kendini yeniden fare görür. 

Büyücü der ki ona: “Artık yardım edemem; 

Yeniden başka şeye dönüştüreyim demem. 

Korkun cinsinden değil, küçük senin yüreğin; 

Onun için kesin kez, gerçekleşmez ereğin.” 

Diyerek uzaklaşır, öylece kalır fare; 

Onun korkularına, belli ki yoktur çare. 

*** 

Yazık ki insanların böyledir çoğunluğu; 

Küçük yüreklilerin, korkuyla yaşar çoğu. 

Onlar sürekli korku, olumsuzluk yaşarlar; 

Sanmayın ki en basit, engelleri aşarlar. 

Dümdüz silik bir yaşam onların ömürleri; 

Toplum gerisindedir, hep onların yerleri. 

Bütün yeniliklere, engeldir korkuları; 

Bağnazdır, gelişmeye karşıdır duyguları. 

Toplumda varlığıyla, hissedilmez yokluğu; 

Silik bir kişiliktir, başa bela çokluğu. 

İnsanların hepsini böyle derseniz ey yar; 

Arada bir de olsa, koca yürekliler var. 

Salt kendi çevresini, değil bütün ulusu; 

Hatta bütün dünyayı değiştirir doğrusu. 

Örnek mi istersiniz, diye soralım canlar; 

MUSTAFA KEMAL gibi, bunu anlayan anlar. 

YAŞLI KADININ OYUNU 

Dinç ve yaşlı bir kadın, doksan beş yaşındadır. 

Oldukça da zekidir ve aklı başındadır. 

Onun üç oğlu vardır, elbet üç de gelini; 

Çıkartmamışlar onun, soğuk sudan elini. 

Kadının feryadını oğulları duymamış; 

Gelinlerse paraya, şatafata doymamış. 

Açıkça, gelinlerden ömrünce çekmiş çile; 

Çektiğini ev, ocak, anlatsa gelip dile. 

Bir kurnazlık düşünmüş son deminde onlara. 

“Bir oyun oynayayım, düşsün onlar bun’lara.”(1) 

Giyinip kuşanarak gitmiş resim çekene; 

Demiş: “Çekin resmimi, beni dinleyin yine… 

Fotoshop yapın ama; ne genç gösterin beni;  

Ne de güzelleştirin; böylece verin beni…” 

Resim çeken: “O halde, ne yapayım dersiniz?” 

Kadın gülümseyerek: “Verilecek dersiniz… 

Fotoshopla, görkemli zümrüt kolye boynuma; 

Yerleştir ki desinler: Kuma çatlatır kuma! 

Parmağıma yakuttan gösterişli bir yüzük; 

Yerleştir resim çeken, hasetlere olsun yük!” 

Demiş kendi kendine: “Ben ölünce gelinler; 

Sanmıyorum ardımdan çırpınıp ağlar, inler. 

Onlar bu resimdeki kolyemle, yüzüğümü; 

Gerçek sanıp arasın, bulacak gibi gömü.  

Canları çıkana dek arasınlar, dursunlar; 

Kuşkunun hançerini birbirine vursunlar. 

(1) bun: sıkıntı