Daha önce yazdığım bir makalede erkekle kadını tanımlarken, bütün bir elmanın iki yarısı olarak betimlemiştim. Yaşamın gerçeklerine bakarsak acaba öyle mi? Bilimsel bir doğru olmasına rağmen uygulamada gerçekliği nedir? Üzülerek belirtelim ki yaşadığımız çağın kodları bu düşünceyi doğrulamıyor.

Demokratik yönden gelişmiş toplumlarda, doğal olarak kadın üretimde, yönetimde ve paylaşımda yerini alsa da, sosyolojik gelişmesini sağlayamamış toplumlarda erkek egemen ve baskıcı anlayış tüm hızıyla devam etmektedir.

Geri kalmış toplumlarda, kadın ezilen, sömürülen, horlanan, mutfağa hapsedilmiş mahkûm, diğer bir deyimle ise, mahkûmiyetin ötesinde çocuk yapan bir kuluçka makinası. Toplum içinde bölüşülen rollerle ve tv dizileri, hatta programlarla bu anlayış desteklenmektedir. Ya dinsel otoritenin baskın olduğu toplumlarda “kadın şeytandır”, sadece şeytan mı? Totaliter bir yaklaşımla kadın “eksik etektir”, ” iki kadının şahitliği bir erkeğe eşittir” Kadın yolda yürürken daima erkeğinin iki adım arkasından yürümelidir. Kadının “sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin”, hor görülen bir yaratıktır. Kadın yapısı gereği doğurgandır. Kız doğurursa hor görülen, erkek doğurursa ödüllendirilen varlık. “Doğurmayan kadın yarımdır” hatta çoğu kadınlar da bu durumu öylesine kanıksamıştır ki “Erkektir, döver de sever de” gibi anlayışlar ilkelliğin tavan yaptığı, çarpık ve çağdışı anlayışlardır.

Bu anlayışlardır ki, böylesi ülkelerde “Kadın sığınma evleri” kurulur. Ülkedeki kadın sığınma evlerinin kurulması çoğalması, bir anlamda o ülkede vahşi, barbar erkeklerin çokluğu anlamına da gelir ki, erkekler için aslında utançtan öte bir şeydir. Sığınma evlerini, kadına şiddeti kaldırmak, sadece yasalarla değil, öncelikle kafalarda olmalıdır.

Kadını edilgen, korkak, zayıf, korunması gereken çaresiz bir varlık olarak görme geleneği, değişik dinsel ve ideolojik yaklaşımlarla çağlar boyu gelenek haline getiriliyor. Çoğu İslam ülkesi liderlerinin hayal kurarken bile ürperecekleri, cesaret edemeyecekleri devrimi Cumhuriyetle birlikte Mustafa Kemal gerçekleştirmiş. Ne yazık ki hala günümüzde bile, ülkemizin bazı kesimlerinde cinsiyet ayrımcılığı devam edebilmektedir.

Şeriat hukukunun mirasını 1926’da “Yurttaşlar Yasası” (Medeni Kanun) ile reddeden Kemalizm, 1934’te kadınlara oy hakkını tanımıştır. Ülkemiz Cumhuriyetle birlikte kadın hakları konusunda Avrupa’dan da ilerde, İslam ülkelerinden kıyaslanamayacak derecede ilerde haklara sahip olmuşlardır. Kadının toplumda gerçek yerini alması toplumun özgür demokratik ve laik olmasına bağlıdır. Türkiye’de eşit eğitim hakkı 1924, eşit birey hakkı 1926, eşit seçme seçilme hakkı 1934’te kadınlarımıza verilmiştir. Cumhuriyet kadına bu hakkı verirken, neden bitmeyen bir tartışma, kadınlar üzerinden yapılıyor?

Oysa bizim kadınlarımıza verdiğimiz seçme seçilme hakkını çok özendiğimiz Avrupa devletleri; Fransa 1944’te, Yunanistan 1952’de, Belçika 1960’da, İsviçre 1971’de, Meksika ve Arjantin 1946’da, Çin 1947’de verebilmiştir.

Dünya gezegeni üzerinde pek çok ülkeyi; İngiltere'yi, Almanya’yı, Polonya'yı, Norveç'i, Bangladeş'i, Namibya'yı, Liberya'yı, Myanmar'ı, Şili'yi, Litvanya'yı, Malta'yı, Hırvatistan'ı,Mauritius'u, Nepal'i, Marshall Adaları'nı, Tayvan'ı kadınlar yönetiyor. Önümüzde bir yerel seçimler var. Kadınlarımıza ne kadar rol vereceğiz, ya da vermemiz gerekir? Önemli sorundur. Kadına yönetimde önemli roller vermek uygarca gelişmişliğin bir göstergesidir. Neden, niçin ve nasıl sorularına bir sonraki yazımızda yanıt arayacağız.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol