YILDIZLARA UĞURLANAN BİR YAŞAM: AĞABEYİM ABDULLAH AYDINLI

Abone Ol

Bazı insanlar giderken yalnızca bir bedeni değil, bir devri de alıp götürürler.
Ağabeyim Abdullah Aydınlı’yı uğurlarken içimde kalan duygu tam da buydu. Sanki bir insanı değil, bir duruşu, bir ahlakı, bir yaşam biçimini toprağa emanet ettik.

1947 yılında Çorum’da doğdu. Kalabalık bir ailenin en büyük erkek evladıydı. Daha çocuk yaşta omuzlarına yüklenen sorumluluk, onun kaderini de, karakterini de erken yoğurdu. Yaşamı okul sıralarında değil, toprağın üstünde, emeğin içinde, alın terinin gerçekliğinde öğrendi. Çiftçilik yaptı, çobanlık yaptı, ustalık yaptı.
O, “topraktan öğrenip kitapsız bilenlerdendi.”

Bazı insanlar vardır; onların bilgisi kitap sayfalarında değil, yaşamın içinde yazılıdır. Ağabeyim de öyleydi. Sözünü tartarak söylemezdi ama söylediği sözün arkasında dağ gibi dururdu. Açık sözlüydü; eğilip bükülmeyi bilmezdi. Yiğitti. Mertti. Daha önemlisi, dostluğun ne demek olduğunu bilenlerdendi. Dostunu arkadan vurmaz, sırtını dönmez, yüzüne söyleyemediği hiçbir sözü arkasından konuşmazdı.

Onun yüreği iki ayrı damardan beslenirdi. Bir yanında dokununca incinen bir merhamet vardı; mazlumu gördüğünde yumuşayan, haksızlığa uğrayana karşı sessiz kalamayan bir kadife yürek… Diğer yanında ise sertleşti mi geri adım atmayan bir irade; zor karşısında eğilmeyen, gerektiğinde aslan pençesi gibi kapanan bir duruş…

İnsan dediğimiz varlık belki de tam olarak budur: Hem şefkat, hem öfke; hem yumuşaklık, hem direnç.

Hayat, her insana aynı yoldan yürüme olanağı vermiyor. Kimi düz yolda ilerler, kimi engebeli patikalarda sınanır. Bazı anlar vardır ki insan ne kadar doğru durmaya çalışsa da, karşısına çıkan koşullar onu kendi sınırlarıyla yüzleştirir. İşte o anlarda karakter dediğimiz şey, sadece bir tercih değil, aynı zamanda bir yük haline gelir.

Bazen bir söz, bazen bir bakış, bazen de küçük görünen bir an…İnsanın kaderinde büyük kırılmalara dönüşebilir. Bazen hayat, gerçekten de freni patlamış bir kamyon gibi, insanı iradesinin ötesine sürükler. O hızın içinde neyin doğru, neyin yanlış olduğu birbirine karışır; geriye sadece sonuçların ağırlığı kalır.

Bu nedenle bir insanı anlamak, onu yalnızca yaptığıyla değil, yaşadığıyla birlikte değerlendirmeyi gerektirir. Zira hayat, dışarıdan göründüğü kadar sade ve tek çizgili değildir.

Ağabeyim, bütün sertliğinin içinde bile özünde kötülük taşımayan bir insandı.
Onun öfkesi bile bir haksızlığa karşıydı; onun sertliği bile bir sınırın aşılmasına karşıydı…
Ama hayat, her zaman niyetle sonuç arasında adil bir köprü kuramayabiliyor.

Bugün geriye dönüp baktığımda, onu tek bir tümceye sığdırmak olası değil.
O, ne sadece iyi bir insandı ne de sadece güçlü bir adam… O, bütün çelişkileriyle birlikte gerçek bir insandı.

Belki de en kıymetli olan buydu.

Onu yıldızlara uğurlarken, içimde ne eksik bir övgü ne de ağır bir yargı var.
Sadece olduğu gibi kabul edilen bir hayatın sessiz saygısı var.

Çünkü bazı insanlar anlatılmaz, anlaşılır. Bazıları ise anlaşılmasa bile hissedilir.

Ağabeyim:
Sen şimdi yıldızların arasında bir yerdeysen, bil ki geride bıraktığın şey yalnızca bir isim değil.
Bir duruş, bir iz, bir hatıra… Ve biz, seni en çok o halinle anımsayacağız.

Zaman geçecek, sözler unutulacak belki; fakat insanın insanda bıraktığı iz, hiçbir toprağa gömülemez.