Geçmiş yıllarda birlikte görev yaptığımız yaşlı bir öğretmen abimiz bir gün kantinde çay içerken, “Yahu bu Avrupalılar neden bizlerden hep ilerdeler? Konya kadar toprağı olmayan Hollanda bizim 3 katımız kadar tarım ürünleri ihraç ediyor. Toprakları bizden daha mı verimli, iklimleri bizden daha mı güzel? Yooo. Bizim topraklarımız onlardan daha çok, iklimlerimiz onlardan daha güzel…Anladım ki bizim insanımızda iş yok, yani bizim insanımız onların insanlarından daha cahil ve tembel” demişti.
Konya kadar Hollanda tarım ürünleri ihtacatında bizi 4 e katlıyor. Yıllık 140 milyar avroluk tarım ürünü ihraç ediyor. Üstelik de bir kasa ürünü ülkeye iade edilmiyor. Yani sağlıklı sebze-meyve üretip dünya pazarlarına sunuyorlar. Dünya pazarlarında yer edinmek hele hele markalarınızla hakimiyet kurmak öyle kolay kolay elde edilemiyor.
Tarım alanlarının büyüklüğü önemli değil. Daha verimli tarım nasıl yapılabiliyor bu önemli işte. Mesela bizde bir çiftçi bir dönümden 300 kilo buğday alabiliyor ama Alman çiftçi 780 kilo alıyor. Bir dönüm araziden 1 ton mısır elde edilirken Hollanda çiftçisi 3 ton alıyor.
70’li yıllarda Hollanda ineği 30 kilo süt veriyormuş derledi. Aklımız hayalimiz almazdı. Bizim karasığır tabir edilen ineklerimiz 10 kilo bile vermezdi. Ama adamlar bu ırkı daha da geliştirmişler.40 kilonun üzerinde süt alabiliyorlar.
Bizim eğitim sistemimizde çocuğu 7 yaşında alıyorsunuz. Yaklaşık 16 yıl sözümona eğitiyorsunuz, 23 yaşında ne bir yabancı dil öğretebiliyorsunuz, ne bir meslek öğretebiliyorsunuz. Eline bilmem ne üniversitesini başarıyla bitirmiştir yazılı bir kağıt parçası verip salıyorsunuz.
Günümüzde bir üniversite mezunu gencimizin hayali bir markette kasiyerlik, bir dağıtım şirketinde kuryelik ya da kapağı bir Avrupa ülkesine atabilmek…Bizden olanı işe alırım, olmayan ağzıyla kuş tutsa da almam (mülakat) torpili bulabilenler de eh işte astsubaylık, polislik ya da bir kamu kurumunda sıradan memurluk kapıyor. Halk deyimiyle bunu başarabilen gençlerimizin keyfine diyecek yok. Eskiler buna “Bi tarla bostan yan gel yat oğlum Osman!” derlerdi.
Bu paylaşımı sevgili gençlerimizin ilgileneceğini düşünerek yapıyorum. Belki “Google”a dünyada tarım ve hayvancılık nasıl yapılıyor diye sorar ve ülkemizde de güzel örneklerinin var olduğunu görüp ilgilenebilirler diye umuyorum. Bir örneği Bursa Karacabey’deki Feyz Çiftliği.
Bir önemli konumuz da şu hobi bahçeleri. Adamlara tarlayı aldırıyorsunuz, elektriğini suyunu vs. veriyorsunuz. Sahibi de baraka bir kondu yapıyor. Eh artık yok verimli tarım arazisiydi de, yıkacağız da, yok seçimden sonraya erteledik de….Bu rezalet neden yaşanır? Hobi bahçesiyle uğraşan adamların büyük çoğunluğu emekli insanlar. İki dal marul, maydanoz üretip de organik iki yumurta yeseler kıyamet mi kopar yani?
Emeklinin elinden bahçesini aldınız, başınız göğe mi erecek. Memlekette tarla mı kalmadı da mendil kadar hobi bahçesiyle uğraşıyorsunuz? Sonra bu adamlar bu aşamaya gelinceye kadar aklınız nerdeydi? Niye göz yumdunuz ve izin verdiniz? Emekli kardeşi bahçeden çıkarıp kahvehaneye doldurunca ne olacak? Bırakın adamı kırmızı bire okeye döneceğine bahçesinde ottu, çöptü, çapasıydı, sulamasıydı dönsün dursun garibim. Akıllı devlet adamı emekliyi bu işe teşvik eder. Yani pazardan alacağı sebze meyveyi bırak da orada yetiştirip yesin. Bak hastanelerin bakımevlerin alzheimer hastalarıyla dolu. Bunun nedeni insanları boş boş oturmaya sevketmek. Oysa insan son nefesini verene kadar sorumluluk hissetsin ve mutlu olsun ki bu tür arazlardan da kendisini koruyabilsin. Emeklilerimiz poşet poşet anti depresanlarla ya da kanser ilaçlarıyla gezmesinler. Devlete yük olmasınlar. Her dört insandan birisi emekli ama kahvede ya da çay ocaklarında içtiği çayın parasını kim verecek diye herkes birbirinin gözüne bakıyor.
Ayrıca bu büyükşehirlerden küçük yerlere göç teşvik edilse, çoğunun baba ocağında baykuşlar ötmese, bacası tütse, babadan kalma bağı-bahçesi bakımlı olsa fena mı olur? Amacınız üzüm yemek mi yoksa bekçiyi dövmek mi?
Ne yazık ki devleti idare edenler ülkenin diğer yarısını düşman ilan etmekle, gece gündüz birbirlerine laf yetiştirmekle meşgul olduklarından böyle üretimmiş, verimlilikmiş, bu konulara kafa yoracak zamanları yok.
Oysa Edirne’de ciğeri Bulgar emeklisi yiyor, Kapadokya’da balona Alman emeklisi biniyor, Antalya’da denize Rus emeklisi giriyor.
Bizim emekli de acaba temmuzda iki ekmek parası daha verirler mi acaba umuduyla millet bahçelerinde içtiği çayı çıkaracak bedava tuvalet arıyor.