VENEZUELA’YA AÇILAN EMPERYALİST CEPHE

Abone Ol

Emperyalizm bazen “demokrasi”, bazen “insan hakları”, bazen de “özgürlük” ambalajına sarılır. Bunu, en yakın komşumuz Irak’ta sergilenen uygulamalarda da gördük. Neyle süslenirse süslensin, hedef aynıdır: Yeraltı zenginlikleri, stratejik coğrafyalar ve boyun eğmeyen halklar. Venezuela’ya yönelen ABD saldırganlığı, işte bu klasik emperyalist refleksin güncel bir yansımasıdır.

ABD’nin Venezuela ile sorunları yeni değildir. Chavez döneminden bu yana süren kuşatma, aslında bir ülkeye değil, bir programa yöneliktir. Bolivarcı çizgi, yani kaynakların çokuluslu şirketlere değil halka ait olması, Washington açısından affedilmez bir “sapma”dır. Zira emperyalist düzen, bir ülkenin bağımsızlığını yalnızca bayrağıyla değil, petrol kuyularıyla, madenleriyle ve limanlarıyla ölçer.

Caracas’a yönelen saldırı, ani bir öfke patlaması değil; uzun soluklu bir planın son aşamasıdır. Ambargolarla boğdu, finansal kaynaklarına el koydu, altınını bloke etti, petrolünü sattırmadı, tankerlerini vurdu… Yetmedi; darbeyi denedi, suikastlar planladı, “muhalif liderler” imal etti. Hepsi denendi. Hepsi tutmadı. Çünkü hesap edemedikleri bir şey vardı: örgütlü halk direnci.

ABD, 21. yüzyılda hâlâ Monroe Doktrini’ni güncelleme telaşındadır. “Amerika Amerikalılarındır” söylemi, gerçekte “Amerika ABD’nindir” demenin başka bir adıdır. Yeni Ulusal Güvenlik belgelerinde Güney Amerika açıkça bir nüfuz alanı olarak tarif edilmektedir. Yani Washington, haritaları yeniden çizme niyetini gizleme gereği bile duymamaktadır.

Venezuela’nın “suçu” açıktır: Petrolü kamulaştırmak, sosyal harcamaları artırmak, yoksulu görünür kılmak ve emperyalist şirketleri kapı dışarı etmektir. ABD Başkanı’nın ağzından dökülen “Venezuela petrolü bizimdir” tümcesi, emperyalizmin tüm ideolojik maskelerini düşürmeye yeter de artar. Ne demokrasi kalır ortada ne insan hakları… Geriye yalnızca çıplak yağma niyeti kalır.

Emperyalizmin bir diğer değişmez yöntemi de şeytanlaştırmadır. Saddam’dan Kaddafi’ye, Esad’dan Maduro’ya uzanan bu kirli gelenek, kamuoyunu savaşa ikna etmenin ön hazırlığıdır. Lideri şeytanlaştır, ülkeyi “istikrarsız”, halkı “kurtarılmayı bekleyen” ilan et; ardından bombayı “insani müdahale” diye sun. Ortadoğu, bu yalanların mezarlığıdır. Latin Amerika ise sıraya konmuş yeni hedeftir.

Bu noktada Kolombiya Cumhurbaşkanı Gustavo Petro’nun uyarıları dikkate değerdir. Petro, Venezuela düşerse sıranın Kolombiya’ya geleceğini açıkça söylemektedir. Çünkü emperyalizm, tek bir ülkeyle yetinmez. Domino etkisi yaratmak ister. Birini düşürür, diğerlerini hizaya sokar. Bu yüzden Venezuela konusu yalnızca Venezuela’nın değil, tüm bölgenin ve hatta tüm ezilen halkların konusudur.

Bugün Venezuela’ya karşı “tarafsız” kalmak olası değildir. Tarafsızlık, güçlüden yana saf tutmanın kibar adıdır. Ya ambargo altındaki bir halktan yana durursunuz ya da ambargoyu uygulayanlardan. Ya bombalanan şehirleri görürsünüz ya da bombayı atan uçağın gerekçesini tartışırsınız.

Emperyalizm geriliyor, evet… Ama geri çekilirken etrafı yakıp yıkan bir canavar gibi davranıyor. Hukuku, ahlakı, vicdanı çoktan rafa kaldırmıştır; geriye sadece bomba sesi kalmıştır. Bugün Venezuela’ya yağan ateş, aslında dünyaya atılmış bir uyarı fişeğidir: “Boyun eğmezseniz, sıra size de gelir.” O yüzden konu Maduro konusu değildir; konu Venezuela da değildir. Konu, emperyalizmin hâlâ hükümran sanılmasıdır. Caracas’ta susan her ses, yarın başka bir coğrafyada yankılanır. Bugün görmezden gelenler, yarın “nasıl oldu da bize geldi” diye sorar. Tarih bu soruya çoktan cevap vermiştir. Emperyalizme karşı susanlar, bombaların hedefi olmaktan asla muaf değildir.